• 21 Haziran 2018, 17:35:22

Kullanıcı adınızı, şifrenizi ve aktif kalma süresini giriniz

Gönderen Konu: Sofradaki Sır  (Okunma sayısı 511 defa)

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Çevrimdışı M@nço

  • TaLiP
  • **
  • İleti: 186
  • Teşekkür 26
  • Hikaye ve Senaryo Yazarı-Radyo Programcısı
Sofradaki Sır
« : 15 Kasım 2011, 13:09:54 »
Seksenli yılların Ankara'sı... Mevsim kış... Öyle alışılmış bir Ankara kışına benzemiyor bu sene, çetin mi çetin geçeceği her hâlinden belli. Gece gündüz evlerin bacalarından dumanlar savruluyor gökyüzüne. Her nefes alıp vermede oksijenden ziyade zehir doluyor insanların ciğerlerine. Gün ortası olmasına rağmen, kasvetli bir hava çörekleniyor şehrin semalarına. Şehrin üstünü yumuşak bir yorgan gibi örten kar, çoktan beyazlığını kaybetmiş, gri bir hâle gelmiş. Gecelere hâkim olan dondurucu ayazın tesiri günün ilerleyen saatlerine kadar sürüyor. Şehrin kanatlı sâkinleri olan kuşların cansız bedenleri, kirli hava ve dondurucu soğuğa dayanamayıp düşüyor ağaç diplerine.

İçtimaî atmosfer de havanın hâlinden farklı değil. Cemiyetin bunalan fertleri rahat nefes alabilecekleri günlerin beklentisi içinde, endişeli nazarlarla etrafa bakınıyor. Bitkin, bezgin ve sarsık bedenler gayesizce dolaşıyor sokaklarda.

Fakat Kudret Kalemi, zâhirde çirkin ve acımasız görünen bu tabloların arka plânına bin bir güzellik nakşediyor. Gözyaşı ve ihlâsla yoğrulmuş dualar eşliğinde toprağın bağrına saçılan tohumlar filizlenmeye durmuş, gelecek bahara nazarlarını çevirip gülşene dönecekleri günleri bekliyor. Zemin çok sertmiş... Yeşermeye elverişsiz buzdan kayalarla kaplıymış ne gam... Granit gibi kayalar bile İlâhî tecelli karşısında şak şak olup yarılarak ipek gibi yumuşacık köklere yol vermiyor mu?

Zâhirde cereyan eden bu çetin şartlar ne kadar zorlu olsa da bazı evlerde yaşanan atmosfer olabildiğince farklı. Ötelerden gelen bir tat, bir hava ve koku, kapıdan adımını atanı o ândan itibaren zerrelerine kadar kuşatıyor. Bu sıcak mekânlar, dünyada ukbâ yamaçlarına kurulmuş ve fizik ötesi âlemlere yelken açmak için sığınılmış birer koy gibiler. Buraların sakinleri şefkatli iklimlerine ne kadar çok insanı dâhil edebilirseler, o kadar kendilerini bahtiyar hissediyorlar. Acemiler, yol-yöntem de bilmiyorlar. Acizlik ve fakirlikleri yegâne dayanak noktaları. Maddî imkânsızlıklar içinde hayatlarını idame ettirmeye çalışıyorlar. Koruyup kollayan zâhiri güçleri yok. Her dönemde Hakk'ın yüce davasına omuz veren kutlu ilklerdeki gibi, bu devrin kara sevdalılarının da tek silâhları acziyetleri ve beklentisizlikleri. Ve bunları, güç ve kuvvetin hakiki sahibi olan Kâinat Sultanı'na bir dua gibi takdim ediyorlar.

Bu evlerin sakinleri akşam namazlarını eda ettikten sonra kalb ve ruhlarını doyuran yüce hakikatleri terennüm etmeye başlıyorlar. "Sohbet-i Cânân"dan neşet eden mânevî haz, ruhlardan nâsiyelere aksediyor. Salonda hava böyleyken mutfakta da telâşlı bir koşuşturma var. O gün gelen misafirler beklenilenden fazla olmasına rağmen, eldekilerle en iyisini yaparak onları ağırlamaya hazırlanıyorlar. Misafirlerin burada geçirecekleri vakitlerin ebedî dostluklara vesile olması için hazırlıklar sona yaklaşıyor. O gün mutfak nöbetçiliği Muzaffer'de. Herkes gibi onun da standart bir yemek menüsü var. İki-üç yemek bellemiş, bir senedir her nöbet gününde onları yapıyor. Alüminyum tavaya halka halka doğranmış bir sıra soğanın üstüne yuvarlak dilimler hâlinde kesilmiş patateslerin dizilmesiyle hazırlanan patates oturtması günün ana yemeği. Uşaklı Hüseyin'in memleketten getirdiği tarhana ise her sofranın değişmezi. Bugün misafirleri olduğundan menüye ekstradan makarna ve tatlı da ilâve edilmiş. Muzaffer makarnayı daha lezzetli olur düşüncesiyle salçalı yapmış. Ama yine yağ ve salça oranını ayarlayamadığından makarna salçaya bulanmış. Yemek kokuları evin her tarafına dalga dalga yayılıyor. Salonda oturanların nazarları kapıdan girenlere çevriliyor. Evin büyüğü Salih, artık zamanın geldiği düşüncesiyle, karşısındakine huzur ve itminan veren tebessümü yüzünde, misafirlerden müsaade isteyerek mutfağa yöneliyor. Mutfakta tencerelerden yayılan buhar, hummalı bir faaliyetle karışmış, tatlı bir telâş var. Muzaffer, usta bir aşçı edasıyla kendisine yardım eden arkadaşlarını da sürekli takdir ederek çalışıyor.

- Arkadaşlar her şey yolunda mı? Yardım lâzım mı?
Salih'in bu sorusuna, kendisini iyice işe kaptırmış Muzaffer cevap veriyor:
- Ağabey, hazırız inşALLAH. Çetin de fırından ekmekleri getirdi mi, iş tamam.

Bir yandan da sofra bezlerinin son kontrollerini yapıyor. "Bezlerin ikisi de farklı desenlerde. Şunları takım yapsak daha güzel olmaz mı? Misafirlere mahcup oluyoruz da."

Çalan kapı ziliyle konuşması bölünüyor. Gelen, komşuları dolaşıp, herkese yetecek kadar çatal kaşık toplayan Hüseyin. "Çoğu birbirinden farklı, ama olsun. Öğrenci evinin yemek takımı böyle olur." diye gülümsüyor. Ardından, "Ağabey, tatlıyı ben yaptım." diyerek Salih'e balkondaki, üstleri tülbentli tepsileri gösteriyor. "Ellerin dert görmesin Hüseyin kardeş, sen bu tatlı işinde epey ilerledin." diyor Salih. Misafirler geldiğinde hazırlanan tatlı bu. Bir tepsinin tabanına döşenen bisküvilerin üstüne, hazırlanmış muhallebinin dökülmesiyle yapılıyor.

"Yeni bir tarz denedim bu sefer ağabey. İki kat bisküvi ve katlar arasına kâfi miktarda muhallebi." Anlatmaya devam edecek; ama telâşlı Muzaffer sözünü kesiyor. "Tek eksiğimiz ekmek. Çetin fırından gelene kadar bir yandan serelim mi sofraları?" Salih, plâstik kapta hazırlanmış ayranı karıştırıyor. "Suyunu biraz fazla kaçırmışız sanki." dercesine Muzaffer'e bakınca, Muzaffer: "Ne yapayım ağabey, kapı her çaldığında gelenlere göre su takviyesi yaptım." derken göz kırpıyor.

Evin ekmeğini sokağın başındaki fırından alıyorlar. Öğrenci olduklarını öğrenen fırıncı, ahbaplığı ilerlettikten sonra, iade ekmekleri yarı fiyatına vermeye başlamış. Çoğu zaman bir gün önceki ekmek olsa da, bazen sabah dağıtılan ekmekler aynı gün öğleden sonra iade gelince, onları da yarı fiyatına alıyorlar. Bazen de kürekle fırına atılırken şekli bozulan, deforme olmuş ekmekler çıkıyor nasiplerine.

Nihayet Çetin iki torba ekmekle kapıda beliriyor. Ekmekler oldukça güzel görünüyor. Ama Çetin'deki moral bozukluğu gözlerinden kaçmıyor. Meraklı bakışlar altında mutfağa geçerken anlatmaya koyuluyor. "Ekmeklerin bazıları göründüğünden çok daha bayat... Hattâ bakın, bir kısmı da taş gibi mübareklerin." Fırından yarı fiyata ekmek alma işini mahalledeki apartmanların kapıcıları da takip ediyorlar. O gün her zamankinden az ekmek iade olunca, fırıncı ekmekleri bekleyenler arasında paylaştırmış. Çetin de mecburen elde kalan birkaç günlük ekmeklerle yeterli sayıyı tamamlamak zorunda kalmış.

Muzaffer: "Bunları sıcak su buharında yumuşatayım, siz diğer ekmeklerle yemeğe başlayın." diyerek ekmekleri ayırmaya başlayınca Salih müdahale ediyor: "Şimdi zor olur. O iş için pek zaman da yok, boş tencere de."

Herkes "Ne yapmalı?" diye düşünürken, çözüm Salih'ten geliyor: "Hatırlıyor musunuz? Geçenlerde dinlemiştik. Saadet Asrı'nda Efendimiz'in (sallALLAHü aleyhi ve sellem) bir misafirini Sahabe-i Kîram'dan (ra) birisi evine götürüyor. Misafire yemek ikram edecek, ama hanımından, 'Evde çocuklara yetecek kadar az çorba var.' cevabını alınca nasıl bir çözüm buluyor?" Hatırlıyorlar, gök ehlinin alkışladığı bu hâdiseyi. Hepsinin gözleri gülüyor. Problemin hâllindeki güzelliğin yanı sıra sonunda kazanılması muhtemel İlâhî iltifat düşünülünce kelimeler kifâyetsiz kalıyor. Kısa bir durum muhakemesinin ardından düşündüklerini uygulamaya koyuyorlar.

İki sofrada da ekmekleri dağıtacak olan arkadaş taze ve yenebilecek durumdaki dilimleri misafirlerin önlerine, sert ve bayat olanları da kendi arkadaşlarının önlerine koyacak. Her şey plânlandığı gibi gidiyor. Konuşmalar azalmış, kaşık seslerinden başka ses duyulmuyor. Misafirler önlerine konan ekmeklerle yemeklerini afiyetle yerken, tabaklar boşalıyor ve kaşık sesleri giderek daha az duyuluyor. Karnı doyanlar sofradaki havayı bozmamak için oturmaya devam ediyor. Tam bu esnada kaşık çatal seslerinden farklı tonda bir ses sofradan odanın içine yayılıyor. Herkes başını aynı refleksle sesin geldiği tarafa çeviriyor. Çetin'in kızaran yüzünden, hâdisenin fâili olduğu anlaşılıyor. Derhal durumu toparlaması gerektiğini düşünen Çetin, mahcup bir gülümsemeyle "Hay ALLAH! Ekmeğimi düşürdüm sofraya." diyebiliyor. Misafirlerden hiçbiri sofraya düşen ekmekle çıkan ses arasında bağlantı kuramıyor. Az önce yedikleri ekmeklerin böyle bir ses çıkarmasına akıl erdiremiyorlar. Çetin söylediği söze bir izah getirme gereği duyuyor. "Ekmeğin sert köşelerini yemeyi çok severim. Ama bu seferki fazla sertmiş galiba."

Bu izahla misafirler ne kadar tatmin oldu bilinmez? Bu sorunun cevabı hiçbir zaman bilinemeyecek. Bilinen gerçek, Çetin'in yemek süresince yediği ekmeklerin hepsinin aynı sertlikte olmasıydı. Yemeklerin suyuna batırarak vaziyeti idare etmeye çalışırken parmaklarının arasından sofraya fırlayan ekmeğin sert köşesi bu metalik sesi çıkarmıştı. Yemek sonrası içilen çaylar eşliğinde yapılan sohbet ortama ayrı bir lezzet katıyor.

O gün o sofra vesilesiyle, orada bulunanların uzun yıllar sürecek kader ortaklığının temelleri atılıyor. Değişik zamanlarda karşılaştıklarında, hepsi duygularını aynı minnettarlık hisleriyle ifade ediyor. "Bizim sizi sevmemiz ve aramızda gönül köprülerinin kurulmasında, yediklerimizin, içtiklerimizin payı muhakkak olmuştur. Ama esas sebep, o günlerde bize gösterdiğiniz diğerkâmlık ve kendi nefsinizi bize tercih edişinizdir. Biz bu güzel hasletlerinizi, o sofra başında ekmek parçasının çıkardığı sesi ve onun ifade ettiği büyük mânâyı hiç unutmadık."

İşte bu sağlam temeller vesilesiyledir ki, ALLAH'ın hoşnutluğu kazanıldı ve O'nun (celle celâlühü) izniyle bu arkadaşlardan hiçbiri ne yarı yolda kaldı, ne de mülâhazalarında en küçük bir inhiraf yaşadı. Selâm olsun kendini aşmış o güzel huylu, güzel ahlâklı insanlara!


Alıntı
Ruhi Eriş

  • Galatasaray
Fark edilmek için çok küçük olduğunu düşünüyorsan, kapalı bir odada bir sivrisinekle uyumayı dene.

Afrika Atasözü


There are no comments for this topic. Do you want to be the first?
 

Sitemap 1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11 12 13 14 15 16 17 18 19 20 21 22 23 24 25 26 27 28 29 30 31 32 33 34 35 36 37 38 39 40