• 19 Ağustos 2019, 04:48:48

Kullanıcı adınızı, şifrenizi ve aktif kalma süresini giriniz

Gönderen Konu: İç Derinlikleriyle İnsan  (Okunma sayısı 478 defa)

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Çevrimdışı M@nço

  • TaLiP
  • **
  • İleti: 186
  • Teşekkür 26
  • Hikaye ve Senaryo Yazarı-Radyo Programcısı
İç Derinlikleriyle İnsan
« : 04 Kasım 2011, 16:35:06 »
Varlığın özü, usâresi insan; kâinatların fihristi ve hulâsası da insandır. Mevcudatın merkez noktasını insan tutar; canlı-cansız diğer her nesne ise onun çevresinde iç içe halkalar teşkil ederler. Öyle ki, Yüce Yaratıcı bir mânâda her varlığı ona bağlamış, onu da, vicdanındaki nokta-i istinat ve nokta-i istimdadı duyurarak kendi "câzibe-i kudsiyesi"ne. İnsan mazhariyetleri itibariyle, bütün varlık içinde, eşyayı, hâdiseleri ve tabiî her şeyin arkasında Kudreti Sonsuzu söyleyen bir dil ve kâinatlar genişliğinde vüs'ate sahip bir gönüldür. Varlık onunla yorumcusunu bulmuş, madde onun idraki sayesinde incelmiş ve mânâ kesilmiştir. Onun eşyayı temaşası tamamen bir hususiyet, kâinat kitabını okuyup yorumlaması bir imtiyaz ve her şeyi Yaratıcı'ya bağlaması da bir marifettir. Bu ufku itibariyle onun, susup murakabe yaşaması bir tefekkür, ağzını açıp konuşması bir hikmet, her şeyi yorumlayıp ona son noktayı koyması da bir muhabbettir.

Varlığa hükmedip tasarrufta bulunma konumunda yaratılan o, maddede mânânın bütün hususiyetlerini ortaya çıkarıp Yaratıcı'ya armağan eden de odur. Odur. insan-kâinat-ALLAH münasebetini duyup, sezip anlayıp marifete bağlayan; odur kendi potansiyel güç ve derinliklerinin sırrını kavrayıp damlada deryayı, zerrede güneşleri aksettirme mazhariyeti ile meleklerin bir kadem önüne geçen. O, yeryüzünü şereflendirmesi ile. ayağı, kendinden evvel gelenlerin başlarına taç, onun küre-i arzda yaratılması da, bu maddî kitlenin semalara karşı kıvanç vesilesi olmuştur. Varlık bütünüyle bir geniş derya, o, bu deryanın en kıymetli incisi; kâinat iç içe meşherler âlemi, o ise bu meşherlerin temâşâcısı; eşya ve hâdiseler, bir dengeler armonisi, o ise bu baş döndüren ahengin hassas bir müşahididir. Onun imana bağlı düşünce ve şuurunun aydınlığında, sessizlik içinde ve zulmetlerle kuşatılmış görünen varlık gündüz gibi aydınlandı ve gönüllerimizde cennet duygusu uyaracak bir güzelliğe büründü.

O, yerkürede otağını kuracağı âna kadar melekût ufuklarında Hakk'ı ilan bayrağını melekler ve ruhanîler taşıyordu; onun teşrifiyle bir başka şekilde livâlaşan o bayrak, mülk burçlarında dalgalanmaya başladı ve göklere nisbeten bu mini küre. ötelerin ufku haline gelerek semalara denk bir vaziyet aldı. İman onun sevinç kaynağı, İslâm yaşam programı, marifet yol azığı, muhabbet de iç dinamiği olduğu sürece o hep başlarda taç olageldi; tabiî zemini de onun neşrettiği nura muhtaç.. bu. Hakk'ın ona bir ihsanıydı; sebebi de başka değil, yine O'nun has teveccühü. Bu husûsî teveccüh onu "mevcut durumdan daha bedîi. güzeli ve çarpıcısı olamaz" sözleri ile anlatılan bu güzellikler meşherinin en nadide gülü ve cennetin bir gölgesi sayılan dünyanın da biricik bülbülü olma şerefiyle şereflendirdi.

Evet, bu iç içe galeriler mecmuası, onun için nizama tâbi tutuldu ve dizayn edildi dense mübalâğa edilmiş sayılmaz. Bu cihan o nadide güle bahçe, varlık deryası da o inciye sadef olmak için yaratıldı denmesi de abartı değil, vak'anın mütevaziane ifadesidir. Doğrusu, topyekün varlık; bir mânâda, insan için, insanın emrinde ve bir tamamiyet içinde insanla yorumlanıp seslendirildiğinden, âdeta ona bağlı; insan da her şeyi onun emrine musahhar kılan Yaratıcı'ya muhtaç olması açısından, insan ve ALLAH arasında öyle sıkı bir münasebet hissedilmektedir ki, bundan, yaratılıştan gaye insan ve onun ubûdiyeti olduğu hemen anlaşılabilmektedir.

Aslında insanın ihtiyaçları, varlığı içine alacak kadar geniş ve ebedlere uzanacak kadar da derindir. Her şeyden evvel o ebed için yaratılmıştır; ebede namzettir. Arzuları, istekleri sınırsız, beklentileri de sonsuzdur. Bütün dünyalar ona verilse açlığı giderilemez ve emelleri de sona ermez.. o, açık-kapalı her zaman dünyanın ebediyetini temenni ettiği gibi, başka ebedî bir yurdun mevcudiyetini de beklemektedir. Azıcık kalbinin menfezleri açık oları herkes, cenneti ve cennet bütün ihtişam ve güzellikleri ile Cemâli'nin küçük bir gölgesi olan, o güzeller güzeli Yüce Yaratıcı'yı görmeyi de arzu eder.

Evet, varlık ve hâdiselerin çehresindeki hakikatleri duyup sezebilen ve kâinat içindeki konumunun farkında olan herkes yoldadır demektir ve aynı zamanda o kendine karşı kadirşinas. Rabbisine karşı da saygıya açık demektir. Varlık içinde, bulunduğu konumun şuurunda olmayana gelince, onun ne kendine karşı ne de Rabbine karşı saygısının olduğu söylenemez; saygısının olması bir yana, böyle biri hakikî mânâsıyla Rabbini bilemez; bilse de ululuğu ölçüsünde ona tazimde bulunamaz. Hakikî insanlık, kul ile Rabbisi arasındaki münasebetin bilinip değerlendirilmesine bağlıdır. Aksine böyle bir münasebet sezilip değerlendirilmediği yerde, potansiyel değerleri itibariyle meleklerden dahi ulvî sayılan insanın, "Kel en'ami bel hüm adali" fehvasınca, en sefil varlıklardan daha aşağılara sürüklenme ihtimali söz konusudur.

Evet, umûmî mânâda iman ünvanıyla ifade edilen bu nisbet, büyük bir mütefekkirimizin ifadesiyle, insanı insan, hattâ sultan yapan bir payedir. Böyle bir nisbetin bulunmayışının diğer adı olan küfür ise, onu, canavar bir hayvan hâline getirir ki, bu türden fertlerin teşkil ettikleri toplumlarda, büyük ölçüde, kinler, hiddetler, şehvetler, hırslar, yalanlar, riyalar, kıskançlıklar, aldatmalar, komplolar hükümfermâdır ve herkes âdeta birbirinin kurdudur zaten, bu kabil fena huylara yenik düşmüş yığınlara da kat'iyyen millet ve toplum denemez; dense dense bunlara şuursuz kalabalıklar denir. Diyojen güpegündüz, elinde fener çarşılarda insan aramaya çıkarken, ihtimal bu kabil yığınlara karşı tembih ya da tepkisini ortaya koyuyordu. Aynı mülâhazayı bir başka zaviyeden değerlendiren "Düşünceler" yazarı Mark Orel: "Her sabah insanların içine girerken kendi kendime düşünürüm; yine bugün insan şeklinde birtakım yaratıklarla karşılaşacağım. Eğer onları ürkütmeden ya da onlar tarafından ısırılmadan akşam edebilirsem mutlu sayılırım" der. Bu tesbite, büyük kadın Râbia Adeviye'nin yaklaşımı ise daha ciddî ve daha sertçedir: "Ben sokaklar da pek insan görmüyorum; gördüğüm, dükkânlar önünde bazı tilkiler, kurtlar ve zaman zaman da birbirleri ile hırlaşan daha başka yaratıklardır.. bir aralık yarım bir insan gördüm ve ona göre kapandım." Bu mülâhaza sahiplerinden hiçbiri, bu şekildeki düşünceleriyle bütün insanları karalamak gibi bir niyetlerinin olmadığı açıktır.

Bu kabil mülâhazalarda, daha ziyade mahiyetindeki insanî değerleri, birer sefalet unsuru haline getiren kimselerin iç dünyaları resmedilmek istenmiştir. Eğer insanlar, sık sık şemaillerini yaratılış gayelerine, sîretlerini de sûret çerçevelerine göre gözden geçirip gaye ile hâl, muhteva ile şekil farklılığını gidermeye çalışmazlarsa, Râbia Adeviye'nin ve Mark Orel'in gördüğü şekilde müşahede edilmeleri ihtimalden uzak değildir.

Bazen de, bu insanlar arasında, dışı muntazam, içi oldukça perişan ve derbeder kimselerle de karşılaşırız ki, bunlar da ayrı bir türü temsil ederler. Bir düşünür bunları, caddeye bakan yanı ve arka tarafı birbirinden farklı binalara benzetir. Bu binaların ana yola bakan cepheleri temiz, güzel, görkemli ve göz alıcıdır; ama, arka tarafları kirli, perişan, bakımsız ve tiksindiricidir. Cadde tarafından baktığımızda ona "iyi" der ve değerler üstü değer veririz. Arka tarafını gördüğümüzde de biraz önce göklere çıkardığımız bu binayı yerin dibine batırırız. İnsanlar içinde de böyleleri vardır; onları tek yanlarıyla ele aldığımızda hep yanılırız: yanılır da bazen göklere çıkardığımız birisi için bir müddet sonra arz üzerinde bile yer bulamamanın darlığına düşeriz. Aslında her zaman iyi kabul ettiğimiz kimselerin çok fena yanları, fena saydıklarımızın da çok iyi tarafları bulunabilir. Önemli olan onu. olduğu gibi görüp, iyi yanlarıyla bir yere oturturken, arka cephesini de mahiyetine uygun hâle getirme gayreti içinde bulunmamızdır.

İnsanoğlu kendi sıfat ve tavırlarının çocuğudur. Onun iyi veya kötü vasıflarından hangisi galebe çalarsa o da, o türden vasıf ve davranışlar göstermeye başlar. Bazen canavar duygulu bir İnsan hâline gelir; Öz kardeşini bile dişler.. bazen ay yüzlü bir Yusuf'a dönüşür, zindanları aydınlatır ve cennet koridorlarına çevirir. Bazen öyle melekleşir ki. ruhanileri bile gıptaya sevk eder. Bazen de şeytanları utandıracak şirretlikler sergiler. Mevlânâ: "Bazen melekler bizim nezaket ve inceliğimize imrenirler; bazen de şeytanlar küstahlığımızdan ürperirler" derken, zannediyorum, insanoğlunda birbirinden çok uzak bu iki yakanın, aynı zamanda ne kadar iç içe olduğunu vurgulamak istemişti.

Evet insan bazen semâvîleşir ve gökler kadar bir derinliğe ulaşır; bazen de o kadar bayağılaşır ki, yılanlara-çıyanlara rahmet okutturur. O ne esnek ve eksantriği geniş bir varlıktır ki. çeşitli meziyetlerinin yanında bir sürü de rezileleri; sinesinde dünya kadar güzellikleri barındırdığı aynı anda dünyaları aşkın fenalıklara da açıktır.. iman, marifet, muhabbet, ruhanî zevkler ona kalbi kadar yakın; insanları sevme, herkesi kucaklama, iyilik duygusu ile oturup-kalkma, hayatını başkalarını yaşatmaya bağlama, kötülükleri iyiliklerle savma, sevgiyi sevip ruhundaki düşmanlık duygusuna karşı her zaman savaş vaziyetinde bulunma ona kendi ruhunun sesi-soluğu kadar sıcak; hırs, kin, nefret, şehvet, iftira, yalan, tezvir, riya, komploculuk, çıkarcılık, bencillik, korkaklık, şöhretpereslik.. gibi fena duygular da ona pusu kurmuş, zayıf anlarını kollamaktadırlar. O, iyi vasıf ve olumlu davranışlarıyla kâinatların efendisi olabilme kıvamında iken, bazen kötü duygu ve kötü tutkuların pençesine düşerek bayağılardan bayağı bir tutsak haline gelebilmektedir. İşte böyle bir insan zahiren hür görünse de, hakikatta zavallılardan zavallı bir köledir. Aslında İnsan, kendi içinde sürdürdüğü savaşta - ki din buna "cihad-ı ekber" diyor -başarılı olduğu ölçüde hür ve faziletlidir. Onun, kendi mahiyetindeki potansiyel derinlikleri inkişaf ettirmesi ve Hak'la münasebete açık ikinci bir tabiata ulaşması, ruhunun derinliklerinde gerçekleştirdiği bu savaşı kazanmasına ve başı-ayakları aynı noktada birleşerek halka halini almışlık içinde bir tevazu ve mahviyetle bu zaferi duymasına bağlıdır.

Âfakîlikten sıyrılıp kendi içine eğilemeyen, ruhundaki derinliklerin yanında, mahiyetindeki çukur ve boşlukları göremeyen ve her gün kendini yeniden bir kere daha inşa edemeyen iradesizler, hep mesafe almadan bahisler açsalar da iç âlemlerinde sürekli yerlerinde sayar, hattâ kımıldadıkça biraz daha geriye kayarlar. Ömür boyu, gözlerini kulaklarını, dillerini-dudaklarını, ellerini ayaklarını kendi egolarının esaretinden kurtaramamış böyleleri, hep tutsak olarak yaşayıp tutsak olarak ölür giderler de bunun farkına bile varamazlar. Doğrusu, hayvânî tabiatlarının esiri hâline gelmiş bu insanlar acınacak durumdadırlar. İnsanlığını koruyup geliştirmiş olanlara karşı sevgi ve alâka onların hakkı; berikilerine karşı gösterilecek muhabbet ve alâka da onları fena duygu ve tutkuların esaretinden kurtarma şeklinde olmalıdır. Böyle bir tavır. ALLAH'ın mükerrem olarak yarattığı insana karşı sevgi ve O'ndan ötürü alâka duymanın ifadesidir... ve insan sevilmek için yaratılmış bir varlıktır.




Alıntı
sızıntı
  • Galatasaray
Fark edilmek için çok küçük olduğunu düşünüyorsan, kapalı bir odada bir sivrisinekle uyumayı dene.

Afrika Atasözü

Çevrimdışı insan

  • UzMaN ÜYE
  • ***
  • İleti: 1624
  • Teşekkür 63
İç Derinlikleriyle İnsan
« Yanıtla #1 : 04 Kasım 2011, 22:40:48 »
"Sızıntı"mı okuyorum Risale-i nur mu okuyorum diye bazen karışıyorum..
Günlük hayatını 150 kelimeyle geçiren zamane insanı için oldukça ağır bir dil..Pek çok tenıdığım yazının yarısına bile gelmeden bırakır okumayı....ve kaybederler hakikat penceresinden bakmanın ayrıcalıklı öğretisini..

ALLAH razı olsun M@nço kardeşim iyi dersti..

Çevrimdışı melal

  • TaLiP
  • **
  • İleti: 202
  • Teşekkür 12
İç Derinlikleriyle İnsan
« Yanıtla #2 : 04 Kasım 2011, 22:46:46 »

eyvALLAH ki yürekden..kabul oluna

acizane ...düşüncemi sarsan noktam hatta iki nokta üstüste..;Rabbim insanı yaradışı her bir insanın özel bir yeri ve manası var ve bu mana Rabbin katında ..bu beni dehşete düşürüyor..Yani Rabbimiz biiz önce murad ettiçve yarattı..murat etmesi......

yaprak bile düşmezken...

o sevdirmezse siz sevemezsiniz ki kalpler de olanı bilen aklı ve kalbi Yaradan!
ah insan ahh!
an ile!
subhanALLAH!
....

 

Sitemap 1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11 12 13 14 15 16 17 18 19 20 21 22 23 24 25 26 27 28 29 30 31 32 33 34 35 36 37 38 39 40