• 16 Ekim 2019, 04:46:04

Kullanıcı adınızı, şifrenizi ve aktif kalma süresini giriniz

Gönderen Konu: Manevi Silahımız Dua ve Ecdadımızın Duaya Verdiği Önem.....  (Okunma sayısı 370 defa)

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Çevrimdışı yorgun

  • FoRuM Dostu
  • TaLiP
  • ****
  • İleti: 146
  • Teşekkür 18
1—Duanın Mânâsı ve Ehemmiyeti;

Duâ, esasen çağırmak mânâsına masdardir. Sonra küçükten büyüğe, aşağıdan yukarıya doğru meydana gelen talep ve niyaz mânâlarına kullanılması örf haline gelmiş ve bu mânâya isim oluvermiştir. “Duâ, ubudiyetin ruhudur ve hâlis bir imanın neticesidir. Çünkü, duâ eden adam, duası ile gösteriyor ki, bütün kâinata hükmeden birisi var ki, en küçük işlerinden dahi haberdardır ve bilir, en uzak maksadlarını yapabilir, benim her halimi görür, sesimi işitir. Öyle ise, bütün varlıkların bütün seslerini işitiyor ki, benim sesimi de işitiyor. Bütün o şeyleri o yapıyor ki, en küçük işlerimi de O’ndan bekliyorum, O’ndan istiyorum”. İşte duâ, verdiği bu iman haliyle ubudiyet vazifesinin de en mühimlerindendir (1). Duanın hakikati, kulun Yüce Rabbinden medet ve inayet talep etmesidir.

İlimden dem vuran bazı câhiller ve aklı gözünde bulunan bazı maddeperestler, çocukluklarında, dövülseler dahi annelerinin şefkat kucağına atıldıklarını ve ağlayarak annelerine yalvardıklarını inkâr edemezler de, bütün annelerin şefkatleri rahmetinin bir damlası bile olamayan Allâh ’ın rahmet kapısına müracaat etmek ve Ona yalvarmak demek olan duaya itiraz ederler. Bu itirazın sebepleri üzerinde duracak değiliz. Burada Kur’ân ve Sünnetin ısrarla üzerinde durduğu duanın çeşitleri ve neticeleri üzerinde duracağız. Kur’ân, “Kullarım sana benden sual ederlerse, muhakkak kî, ben çok yakınımdır; bana duâ edince duacının duasına icabet ederim. Öyleyse onlar da benim davetime icabet etsinler ve bana iman ile duâ etsinler...”; “Ya Muhammed, söyle ki, duanız olmazsa Rabbimin katında ne ehemmiyetiniz vardır?”; “Ayrıca zorda kalıp muztar olanların duâ ettiği zaman dâvetine icabet eden kimdir?” ve benzeri âyetlerle duanın ehemmiyetini teyid ederken, Resulullâh da, duanın ehemmiyetini şu sözleriyle teyid etmektedir: “Duâ mü’minin silahıdır” ; “Allâh  buyuruyor ki, kulum bana iki elini kaldırır duâ ederse, ben o elleri mağfiretsiz reddetmekten haya ederim. Melâike, Ey ilâhımız, o mağfirete ehil değildir, derler, Allâh  da şöyle buyurur: Ancak ben takvaya da ehilim, mağfirete de ehilim, sizi şahit gösteriyorum ki, ben onu mağfiret ettim.” Evet azabından korkulup korunulacak olan da O, mağfiret edecek de O’dur. O’ndan korkmayan, ne âhirette ve ne de dünyada hiç bir şeyden korkmaz ve korkulacak şeylerden korunmaz (2).

Duanın insana kazandırdığı ruhî ve manevî bir neticesini de asrın sahibinin dilinden nakledelim: “Duanın en güzel, en lâtif, en lezzetli, en hazır meyvesi ve neticesi şudur ki, Duâ eden adam bilir ki, birisi var ki, onun sesini dinler, derdine derman yetiştirir, ona merhamet eder. O’nun kudret eli herşeye yetişir. Bu büyük dünya hanında o yalnız değil; bir kerim zât var; ona bakar, ünsiyet verir. Hem onun hadsiz ihtiyaçlarını yerine getirebilir ve hem de onun hadsiz düşmanlarını defedebilir bir Zât’ın huzurunda kendini tasavvur ederek, bir ferah, bir İnşirah duyup, dünya kadar ağır bir yükü üzerinden atıp “âlemlerin Rabbi olan Allâh ’a hamdolsun” der” (3).

Bu arada Allâh ’a yapılan dualar dışındaki duâ ve yakarışların mânâsız ve faydasız olduğunu da belirtmek istiyoruz. Kur’ân bu mânâyı şöyle izah ediyor: “Kâfirlerin Allâh ’dan başka duâ ettikleri, imdada çağırdıkları ve yalvardıkları kimseler, hiç bir dileklerini kendiliklerinden yerine getirmezler ve dualarına icabet etmezler. Ancak ağzına ulaşsın diye suya doğru iki avucunu açan susuz gibi, boşuna avuç açmış olurlar. Bunun gibi kâfirlerin duası da hep bir dalâl içindedir yani boşuboşunadır”. Hakikaten her hangi bir ihtiyacı için duâ ve istimdad edecek olan şahıs, Allâh ’dan başka her şeye ve her kime müracaat ederse, müracaat ettiği şey, kendisinden uzak ve ayrıdır. Kendindeki bir hissi ve bir şeyi, diğerine nakletmesine imkân yoktur. Susuz bir kimse uzaktan suya el açmakla susuzluğunu gideremeyeceği ve suyun da kendi kendine gelip ağzına giremeyeceği gibi, bir insanın karşısında bütün mahlukât da aynen böyledir. Allâh ’ın izin ve müsaadesi olmayınca insan, hava içinde nefes bile alamaz (4).

2—Duanın Çeşitleri ve Kabul Şartları:

Duanın mahiyetini anlamayanlar, duânın şekil ve tarzını da bilmediklerinden mü’minlerin yaptıkları dualara ve duâ şekillerine de itiraz etmektedirler. Bu sebeple duanın çeşitleri ve şekilleri üzerinde de kısaca durmak istiyoruz.

Mahiyeti itibariyle duâ üç çeşittir: Birincisi, istidat lisanıyla yapılan duadır ki, kâinatta câri olan kanunlar ve kaideler çerçevesinde, her mahlukun ve mevcudun, yaratılışında kendisine Allâh  tarafından verilen ve bilkuvve bulunan kabiliyet ve istidatların bilfiil vücud âlemine çıkmaları için yaptıkları duadır. Tohumların ve çekirdeklerin “Ey Allâh ’ımız, senin isimlerinin nakışlarını mufassal bir şekilde gösterebilmek için, bizim küçük hakikatimizi sünbülle ve ağacın büyük hakikatına çevir”. Bu mânâda, sebeplerin müsebbep denilen neticenin meydana gelebilmesi için bir araya gelmeleri de bu çeşit bir duadır. Meselâ, su, sıcaklık, toprak ve ışık bir çekirdek etrafında birleşerek manen “bu çekirdeği ağaç yap ey Halikımız” derler ve duâ ederler.

İkincisi, îhtiyâc-ı fıtrî lisaniyle yapılan duadır. Bütün canlıların iktidar ve ihtiyarları dahilinde olmayan ihtiyaç ve arzularını ummadıkları yerden uygun vakitlerde onlara vermek için Rablerine bir nevi duâ ettikleri ve bu duanın her an milyonlarcasının kabul olunduğu bir vakıadır.

Üçüncüsü, İhtiyaç dairesinde şuur sahibi varlıkların yaptığı duadır ki, bu da iki kısımdır: Birinci Kısım, ıztırarî duadır. Fıtri ihtiyaç diliyle yapılan ve ıztırar derecesine gelen dualara denir. Buraya kadar zikredilen duaların tamamı, istisnaların dışında makbuldür. İkinci Kısım ise, İhtiyarî duadır ki, bizim duâ deyince aklımıza gelen budur. Bu da kendi arasında ikiye ayrılır; Birincisi, fiilî duadır ki, çift sürmek bunun güzel bir misâlidir. Rızkı topraktan, istemek değil, belki rahmet hazinesinin kapısı olan toprağın saban ile çalınması demektir. İkincisi ise kavli, yani sözle yaptığımız duâdır ki, halk arasında meşhur olanı budur (5).

Şuur sahibi mahlûkların yaptığı dualar şekil itibariyle dört kısımdır:

Birincisi, duây-ı rağbettir ki, bir şey talep ve arzu edilen duâ manasınadır ve bu şekil dualarda elin avuçları semaya doğru açılır. Hz. Peygamber’in bu çeşid duâ yaptığı âlimler tarafından nakledilmektedir.

İkincisi, duây-ı rehbetdir ki, korkulan bir şeyin şerrinden sakınmak için yapılan duaya denir. Bu çeşit dualarda, yardım dileme mânâsını ifade etmek için eller ters çevrilir ve ellerin arkası yüze gelecek şekilde duâ edilir. Sahih-i Müslim’de Hz. Resulullâh’ın bir yağmur duasında bu şekilde duâ ettiği ve bununla kıtlık ve kuraklığın belasından Allâh ’a sığındığı âlimler tarafından nakl ve izah edilmektedir. Bu husus, fıkıh kitaplarında tafsilatlı olarak anlatılmaktadır.

Üçüncüsü, duây-ı tazarru’dur ki, Allâh ’a yalvarma ve yakarış duâsıdır. Bu çeşit duada, ellerin parmakları birleştirilir ve eller de birbirine yaklaştırılır.

Dördüncüsü,duây-ı hufye yani insanın el kaldırmadan içinden yaptığı gizli dualara denir. Şekli ne olursa olsun, duada en mühim unsur ihlâs ve samimiyettir (6).

3—Müslüman Ecdadımızı Zaferden Zafere Koşturan Sır ve Kanunî’nin Duâ ile Alâkalı Bir Fermanı:

Maddî zaferlerin arkasında manevî sebepleri aramayanlar, zafer kelimesini tarihlerine yazdıramazlar. Zira Allâh  müsaade etmeyince duyan kulaklar duymaz ve isteyen gönüller istemez oluverir. Bu mânâyı hisseden ve yaşamaya çalışan müslüman ecdadımız da duanın ehemmiyetini idrâk etmişler ve kazandıkları zaferlerini Allâh ’ın ihsanına borçlu olduklarını hiç bir zaman unutmamışlardır. “Gölgelerin bile yerlere kapanışı sahiplerinin değil, Allâh ’ın emrine bağlı olduğunu” ifade eden Kur’ân âyetini her zaman hatırlarında tutan müslüman ecdadımız, zafer için lüzumlu olan fiilî duaları ifâ ettikden sonra, neticeyi Allâh ’dan beklemek demek olan kavlî duayı da ihmal etmemişlerdir. İşte size Osmanlı Devleti’nin en şanlı ve şöhretli Padişahı olan Kanunî’nin, her zaferden Önce duâ silahına nasıl sarıldığını gösteren bir arşiv belgesi. Beraber okuyalım ve duanın insanları nerelere yükselttiğini beraber görelim. Her ne kadar aslı sade bir dille yazılmış ise de, biz önce özet mahiyetinde fermanı sadeleştirerek verecek, sonra da mutlaka okunulmasını tavsiye ederek trankripsiyonu takdim edeceğiz:

SEFERDEN ÖNCE DUA EDİLMESİ İÇİN VERİLEN FERMAN

“Şerefli babalarım ve büyük ecdadımın en önemli işleri ve amelleri, Hz. Peygamberin nübüvvetini inkâr eden ve Muhammed Mustafa’ya karşı inadla direnen kâfirlerle cihad ve gaza eylemekdi. Padişahlık günlerinde büyük gazalar yapmışlar, küfür ve dalâlet ile dolu nice ülkeleri ve memleketleri ehl-i iman ve İslâm’ın diyarı haline getirmişlerdir.
Ben de onların bu güzel yollarından ve izlerinden giderek her zaman en büyük gayem ve arzum gazaya yönelik olmuştur. Müşrikler ve kâfirler, müslümanlara ihanet ve hakaret etmek üzere ittifak ettikleri duyulmuştur. Şu anda Mâlik’ül-Mülk olan Yüce Allâh ’ın inayet, merhamet ve adaletine itimad ederek; Hz. Resulüllâh’ın yüce maneviyatına dayanarak; O’nun dört halifesi ve büyük sahabeler ile evliyanın mukaddes ruhlarından manen medet umarak, sadece ve sadece dinin şe’âirini ihya ve Hz. Peygamberin şeriatını icra gayesiyle ve bütün müslümanlarla hep beraber gazaya niyet ettim.

Hak Teâlâ’nın ben kulu ki, zayıfım ve biçâreyim, itimadım ne asker ve malın çokluğuna ve ne de ordu ve teçhizatın bolluğunadır. Belki itimadım Allâh ’ın inâyetiyle Hz. Peygamber’in günahkâr ümmeti hakkında olan merhametlerdedir. Gözümde dünya devletinin zerre mikdar değeri yoktur. Mülk ve mala gururum ve izzet ve makama dayandığım yoktur. Kılıcım ve kuvvetim, bütün âlimler ve sâlihler ile cumhurun ve fakirlerin hayır dualarıdır. Maksadım ve muradım, ilây-i kelimetullah ile şeriatın yer yüzünde icrâsıdır.

Durum böyle olunca gerekdir ki, İstanbul’da bulunan eğer âlimler ve sâlihler, eğer şeyhler ve fâzıllar ve eğer diğer büyük insanlardan kim varsa, hep beraber camilerde ve mescidlerde mübarek vakitlerde, biraraya gelerek, İslâm’ın bayraklarının zaferle dalgalanması, şeriatın yeryüzünde güneş gibi parlaması, küfrün ve dalâletin belinin kırılması ve kâfirlerin mağlubiyeti için Kur’ân okunsun. Bütün müslümanlara bu husus ilân ve tenbih edilsin. Tâ ki, bütün mü’minler, zafer ve nusretim için el kaldırıp baş açıp İlâhî dergâha yalvarsınlar. Hayır duaları islâm ordularına manen arkadaş ve yardımcı olsun. Mü’min orduları muzaffer ve gâlib olurken ehl-i küfür mağlup ve perişan olsunlar inşAllâh .

Şöyle bilesiz.
18 Ramazan 938 / 1532” (7).
Şimdi de aslını kendi dilinden dinleyelim:

SEFER DUASI İÇİN HÜKÜM

“Abâ-i kiram ve ecdâd-ı ızâmımın —EnârAllâh u berâhinehum— ef’âl-i marzıyye ve a’mâl-i seniyyeleri, münkirât-ı risâlet-i nebevi ve mu’ânnidât-ı nübüvvet-i Mustafâvî olan küffâr-ı hâkisâr ile cihâd ve gazaya mutasarrıf olub eyyâm-ı hümâyunlarında ulu gazalar eyleyüb küfr ü dalâl ile mâlâmal olan nice memleketleri ve iklimleri makarr-ı ehl-î iman ve İslâm eylemişler.

Ben dahi anların tarik-i hidâyet—âsârlarına sâlik olub her zamanda ınân-i azimetim ve dâima yümn ü ikbâl ile kemâl-i himmetim gaza taraflarına müte’allık olmağın tâîfe-i müşrikin ve fırka-i kâfirin —Hazelehumullahu ilâ yevmi’id-dîn- ehl-i İslâm’a ihanet ve hakaret kasdına ittifak cem’iyyet üzere oldukları ecilden, hâliyâ Hak Sübhânehu ve Te’âlâ’nm ki, Mâlik’-ül—Mülkdür, —Azza şânuhu ve amme ih-sânuhu— kemâl-i inayet ve nısfet ve vufur-i merhamet ve re’fetine tevvekkül ve i’timâd ve Hazret-i risâlet—penâh-Salavâtullahi aleyhi ve selâmuhu— mu’cizât-ı nusret—âyâtlarına tevessül ve istinâd eyleyüb cihâr-yâr-ı kiram ve sâir sahâbe-i izam ile güruh-ı evliyâullah—âlîmakamın ervâh-ı mukaddeselerinden isti’ân et ve istimdâd eyleyüb mahzâ şe’âir-i din ve infâz-ı şerayi’-i Seyyidilmürselin için cemâhir-i millet-i İslâm ile -Nasarahumullâhu ilâ yevmil-kıyâm- gazây-ı garrâya teveccüh edüb küffâr-ı liyâm ile elhâd fi sebîlillâh için azimet eyledim.

Hak Sübhânehu ve Te’âlâ’nın ben kulı ki, bir zaif ve nâtüvân bendesi olub i’ti-mâdım ne asker ve malın kesretine ve ne sipah u cünudun vefret-i kuvvetinedir, belki Hazret-i Rabbülâlemînin —Teâlâ ve tekaddes— kemâl-i inayetle mu’cîz-i kâinatın —Salavâtullahi aleyhi ve selâmuhu— günahkâr ümmetin akkında vârid olan vufur-i merhametlerinedir. Aynımda dünya devletinin zerre mikdârı kadri olmayub mülk ü mâla gururum ve izz ü câha istinadım yokdur. Kılıcım ve kuvvetim ulemâ ve sulehâ ile cumhur ve fukaranın hayır dualarıdır. İ’lây-ı Kelimetullah’il—Ulyâ ile şer’-i pâk-i mübîhin bast-ı zemine icrâsıdır.
Eyle olsa gerekdir ki, Dâr’us-Saltana “il—Aliyye Mahmiyye-i Kostantiniyye’ —Huriset anil—beliyye— de olan eğer ulemâ ve sulehâdır ve eğer meşâyıh ve fuzalâdır ve şâir ebrâr ve etkıyâdan kim var ise, bunlar bile camilerde ve mesâcidde evkât-ı müstetâbede cem’iyyet edüb râyât-ı İslâm’ın nusreti ve şe’âir-i şer’-i Seyyidil-mürselîn’in revnak ve izzeti ve şevketi ve küfr ü dalâletin kesr ve nekbeti ve bilcümle küffâr-ı hâkisârın hızlan ve kahrları için kırâat-ı Kur’ân-ı Azîm eyleyüb cumhur-i müslimin ve kâffe-i mü’minine bu hususu i’lân ve tenbih eyleyesin ki, kâffe-i müslimin ve mü’minin dâima izz ü nusratim içim el kaldırub baş açub dergâh-ı bî-niyaza tazarru’ ve niyaz ile hayır duaları sipah-ı İslâm’a refik ve mu’în olub cünud-ı mü’minine feth ve nusret ve kefere-i fecereye kahru hezimet müyesser ve mukadder olmuş ola inşâAllâh ulaziz.
Şöyle bilesin.

Tahriren Fi 18 Ramazan sene 938/ 1532” (8).
İşte Kânunî’ye Mohaç’ı, İnebahtı’yı kazandıran, Avrupalılara, İslâm’ı sevmeseler de onun kahramanlarından biri olan Sultan Süleyman’a muhteşem unvanını verdirten ve kurduğu devleti asırlarca yaşatan ruh, bu ruh ve düşüncedir. Manevî bataryaları boş olan bir devlet, ne kadar mükemmel ve modern olursa olsun, sadece maddî bataryalarına güvenmemeli ve duâ silahını ihmal etmemelidir, içinde bulunduğumuz günler, bu hakikatin hatırlanması icâbeden mühim hâdiselere gebedir. Hâdiselerin dalgaları arasında boğulmak istemiyorsak, maddî sığmaklar kadar mânevi sığmaklara da ihtiyacımız vardır.

Dipnotlar:

1} Bediüzzamân, Mektubat, 280. 2) Muhammed Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’ân Dili, 5468 – 5469. 3) Bediüzzamân, Mektubat, 280. 4) Yazır, 2969–70. 5} Bediüzzamân, Mektubat, 277 – 279. 61 İbrahim El— Halebî, Gunyet’ül—Mütemellî (Halebf-i Kebir), 327. 7) Veliyyüddin Efendi, 1970, Vrk. 54/b-55/b. 8) Bayezid Veliyyüddin Efendi, No; 1970, Vrk. 54/b, 55/b.

Çevrimdışı insan

  • UzMaN ÜYE
  • ***
  • İleti: 1624
  • Teşekkür 63
Manevi Silahımız Dua ve Ecdadımızın Duaya Verdiği Önem.....
« Yanıtla #1 : 30 Mart 2013, 00:46:24 »

“Duanın en güzel, en lâtif, en lezzetli, en hazır meyvesi ve neticesi şudur ki, Duâ eden adam bilir ki, birisi var ki, onun sesini dinler, derdine derman yetiştirir, ona merhamet eder. O’nun kudret eli herşeye yetişir. Bu büyük dünya hanında o yalnız değil; bir kerim zât var; ona bakar, ünsiyet verir. Hem onun hadsiz ihtiyaçlarını yerine getirebilir ve hem de onun hadsiz düşmanlarını defedebilir bir Zât’ın huzurunda kendini tasavvur ederek, bir ferah, bir İnşirah duyup, dünya kadar ağır bir yükü üzerinden atıp “âlemlerin Rabbi olan Allâh ’a hamdolsun” der” ..

Dua..İnanmış insan/ın kuvveti...

 

Sitemap 1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11 12 13 14 15 16 17 18 19 20 21 22 23 24 25 26 27 28 29 30 31 32 33 34 35 36 37 38 39 40