• 23 Eylül 2018, 01:16:07

Kullanıcı adınızı, şifrenizi ve aktif kalma süresini giriniz

Gönderen Konu: Binbir Damla  (Okunma sayısı 522 defa)

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

...

  • Ziyaretçi
Binbir Damla
« : 28 Aralık 2009, 09:47:00 »
Edebali ve Osman Gazi


Zamanında Ahi teşkilatının reisi olan Karamanlı Şeyh Edebali (ö.726/1326 - Bilecik), Şam’da yüksek dinî ilimleri tahsil etmiş ve memlekete dönünce Bilecik (yahut Söğüt) civarında açtığı bir zaviyede halkı irşada başlamıştı. Rüya tabirini de iyi bilirdi. Osmanlı Devleti’nin kurucusu olan Osman Gazi ise (ö.724/1324 - Bursa), birçok kimsenin uğrak yeri olan, fakir fukaranın ihtiyacının karşılandığı bu tekkeyi zaman zaman ziyaret eder, çeşitli konularda Edebali Hazretleri’nin irşad ve görüşlerinden istifade ederdi.

Osman Gazi, Edebali’nin misafiri olarak dergâhta kaldığı gecenin birinde şöyle bir rüya görmüş: Şeyh Edebali’nin koynundan çıkan bir ay, gelip kendi koynuna girer. Hemen göbeğinden bir ağaç biter, büyüyerek dünyayı kaplar. Gölgesinde birçok dağlar görülür. O dağların dibinden pınarlar çıkıp akarsuya dönüşür. Bu sulardan kimi bağ-bahçe sular, kimi çeşmeler akıtır...

Ertesi gün rüyasını anlatan Osman Gazi’ye Edebali şöyle demiş: “Ey Osman Gazi, sana müjdeler olsun! Yüce ALLAH sana ve nesline sultanlık verir ve bütün âlem, evladının himaye gölgesinde olur. Mübarek olsun. Benim kızım Malhan da senin helalin oldu.” Bu müjdeyi verdikten sonra kızını Osman Gazi’ye nikahladı. (Kızın diğer adı Rabia yahut Bâlâ Hatun’dur.)

Bu sırada Edebali’nin müritlerinden Turud (Turgud) adlı bir derviş de hazır bulunmuştu. O dedi ki: “Ey Osman Gazi! Yüce ALLAH sana padişahlık verdi, bize de şükrâne (bir hediye) gerek.” Osman Gazi: “Padişah olduğum zaman sana bir şehir vereyim..” deyince derviş: “Şehirden vazgeçtik, bize şu köyceğiz yeter.” dedi. Osman Gazi bu isteği kabul etti. Derviş bunun üzerine: “Bize şimdi yazılı bir belge ver.” deyince Osman Gazi: “Ben yazı yazmasını bilmem. Atadan kalma bir kılıcım ve maşrapam var. Bunları nişan olarak sana vereyim.” dedi ve onları dervişe bıraktı.

Edebali hazretleri, yüz yirmi yıldan fazla yaşamış, biri gençliğinde, diğeri ihtiyarlığında iki hanım almış; ilk hanımından olan kızını Osman Gazi’ye vermiştir. Aşık Paşazâde der ki: “Bu hikâyeyi Sultan Murad’ın babası Sultan Mehmet Çelebi zamanında Edebali oğlu Mahmud Paşa’dan işittim. Mahmud Paşa, yüz yaşından fazla yaşamış idi.”

Aşık Paşazâde, Osmanoğulları’nın Tarihi (haz. Kemal Yavuz - Yekta Saraç, İstanbul 2003), s.57-59; Mehmed Neşri, Kitab-ı Cihannüma (Ankara 1987), 1/81-85; İ. Hakkı Uzun Çarşılı, Osmanlı Tarihi (Ankara 1988), 1/105, 560.

Emir Külâl’in Pehlivanlığı


Bahaeddin Nakşibend hazretlerinin mürşidi olan Seyyid Emir Külâl (ö.772/1370), Buhara’nın Süharî köyünde doğmuş (683/1284) ve bütün hayatını o bölgede geçirmiştir. Çömlekçilikle meşgul olduğundan “çömlekçi” anlamında “Külâl” ismiyle tanınmıştır. Rivayete göre annesi ona hamileyken, şüpheli bir lokma yediği zaman karnı ağrırdı. Bu durum birkeç kere tekrarlanınca, annesi bunu karnındaki çocuğun bir kerameti olarak kabul etmiş, yediği lokmalarda daha dikkatli ve ihtiyatlı davranmaya başlamış ve onun dünyaya gelmesini ümitle beklemiştir.

Seyyid Emir Külâl, gençlik çağında güreş tutmayı severdi. Onun güreşini izlemek için birçok kimse toplanırdı. Bir dün dervişin birisi de bu güreşi seyredenler arasındaydı. O devirde Buharalılar güreşi bid’at olarak görüyor ve bunu bilhassa bir seyyide yakıştıramıyorlardı. Onun güreşini seyretmekte olan derviş de aklından: “Nasıl olur da böyle muhterem bir seyyid güreşerek güç gösterisinde bulunur ve bid’at ehlini yolunu izler?” diye bir düşünce geçirmiş. O sırada onu bir uyku bastırmış ve şöyle bir rüya görmüş: Kıyamet kopmuş, kendisi de bir çamurun içinde göğsüne kadar batarak çaresizlik halinde çırpınmaya başlamış. O sırada Emir Külâl çıkagelmiş ve onu kollarından tutarak çamurdan çekip çıkarmış! O sırada uykudan uyanmış ve Emir Külâl kendisine dönüp bakarak: “İşte biz bu çetin gün için güçlenmeye çalışıyoruz.” demiş.

Bir gün Râmiten köyünde güreşirken, Büyük mürşidlerden Muhammed Baba Semmasî’nin yolu oraya düşmüş. Güreşçileri dikkatle seyrederken, yanındakilerden birinin bu duruma hayret ettiğini sezmiş. O da demiş ki: “Bu güreş meydanında sohbeti birçok kimseyi kemale erdirecek birisi var; ben onu seyrediyorum, onu avlamak istiyorum.” Bir ara güreşteki Emir Külâl ile göz göze geldikten sonra yoluna devam etmiş. Ardından Emir Külâl hemen güreşi bırakarak Baba Semmasî’yi evine kadar takip etmiş. Baba Semmasî onu evlatlık olarak kabul etmiş ve tarikat adabını öğretmiştir. O günden sonra Emir Külâl’in güreş yaptığı görülmemiş; yirmi yıl boyunca Baba Semmasî’nin sohbetlerine devam etmiş, haftada iki gün Suharî köyünden beş fersah (yirmi beş km.) uzaktaki Semmas köyüne gidip gelmiştir.

Mevlâna Ali es-Safî, Reşehat (İstanbul 2005), s. 103-104; Diyanet İslâm Ansiklopedisi, 11/137.
Sübkî ve Keramet Meselesi


Büyük İslâm alimlerinden Mısırlı Taceddin İbnü’s-Sübkî (ö.771/1370), çeşitli konularda toplam yirmi beşten fazla eser vermiş, Şafiî mezhebinde fıkıh ve hadis bilginlerinin ileri gelenlerindendir. Eserleri içinde altı cilt ve on cilt olarak baskıları yapılmış “Tabakâtü’ş-Şâfiîyyetü’l-Kübra” isimli biyografi kitabı en önemlisidir. Bu kitapta, kendi zamanına kadar gelip geçmiş Şafiî alimlerinden 1419 şahsın hayatına yer verilmiştir. Kitap yalnızca bir biyografi kitabı değil; başta fıkıh ve hadis olmak üzere tarih, edebiyat, kelam ve tasavvuf gibi çeşitli ilim dallarına ve önemli meselelere de yer veren bir eserdir.

İşte bu eserde 68. sırada Ebu Turab en-Nahşebî namındaki veli bir alimin bazı kerametlerini belirttikten sonra; kerametin gerçeği, onu inkâr etmenin tutarsızlığı ve keramet çeşitleri hakkında otuz sayfalık bilgi verir. Bu meyanda Ashab-ı Kiram’dan farklı keramet örnekleri de anlatır. Bunlardan Hz. Ali r.a.’ya ait olanı şöyledir:

Hz. Ali r.a. ve oğulları Hasan ve Hüseyin, bir gece bir adamın şöyle bir şiirini duydular:

“Ey karanlıkta yalvaran çaresize cevap veren / Ey zararları, bela ve hastalıkları gideren... / Hata sahipleri affını ummazlar ise eğer / Günahkârlara cömertlikle kim verecektir değer?”

Hz. Ali,  oğullarından birini gönderip adamı yanına çağırdı. Adam felçli idi, bir ayağını sürükleyerek geldi. Hz. Ali “Derdin nedir?” deyince adam dedi ki: “Bir zamanlar eğlence ve günahlara dalmıştım. Babam bana öğüt veriyor ve: ALLAH’ın intikamları vardır. Bu intikamlar zalim ve fâsıklardan hiç uzak değildir, diyordu. Öğüt vermeyi arttırınca ben de onu dövdüm. O ise, Mekke’ye giderek beni ALLAH’a şikayet edeceğine yemin etti. Gerçekten de öyle yaptı. Onun bedduasıyla sağ yanım felç oldu. Ben de yaptığıma pişman oldum, özür dileyip rızasını aldım. Bu sefer de gidip aynı yerde bana dua edeceğine söz verdi. Devesini hazırlayıp onu bindirdim. Fakat deve yolda birden kaçarak onu iki kaya arasına attı ve babam oracıkta öldü!”

Hz. Ali r.a.: “Baban gerçekten senden razı oldu mu?” diye sorunca, adam yeminle babasının razı olduğunu söyledi. Hz. Ali kalkıp biraz namaz kıldı ve gizlice dua etti. Sonra adama: “Haydi kalk mübarek.” dedi. Adam kalktı, sapasağlam olarak yürüdü. O zaman Hz. Ali: “Babanın senden razı olduğuna yemin etmeseydin, sana dua etmezdim.” dedi.

Tabakatü’ş-Şafiîyyetü’l-Kübra, 1/516-17.
« Son Düzenleme: 28 Aralık 2009, 09:48:44 Gönderen: M@lcom_x »

...

  • Ziyaretçi
Ynt: Binbir Damla
« Yanıtla #1 : 28 Aralık 2009, 09:52:24 »
Uhud’a Giderken

Kureyş müşriklerinden Ebu Süfyan, Bedir Savaşı sırasında büyük bir ticaret kafilesiyle Suriye’den Mekke’ye dönmüştü. Ticaret malları bin deve yüküydü. Bu mallar satılarak elde edilen gelir Bedir yenilgisinin intikamını almak için yapılacak yeni bir savaşın masrafına ayrıldı.

Kureyşli müşrikler savaş için malî imkana kavuşunca, askerî güç için faaliyete başladılar. Çoğu ücretli üç bin kişilik bir ordu hazırladılar. Orduda üç bin deve ile iki yüz de at vardı. Askerlerin yedi yüzü zırhlıydı. Ebu Süfyan kumandasındaki Kureyş ordusu, def çalan kadınları da yanlarına alarak Medine’ye doğru yola çıktı. Mekke’de bulunan Peygamber Aleyhisselam’ın amcası Hz. Abbas r.a., bir adamıyla gizlice gönderdiği bir mektupla gelişen hadiseleri Rasul-i Ekrem s.a.v.’e haber verdi.

ALLAH Rasulü s.a.v. sahabilerine müşriklerle savaş hususundaki görüşlerini sordu. Bedir Savaşı’na katılamamış heyecanlı gençler ve Hz. Hamza r.a. gibi kahraman kişiler açıktan savaşa girmeyi teklif ettiler. Tecrübeli ve ihtiyatlı kimseler ise, Medine’de kalıp savunma harbi yapma teklifinde bulundular. Rasul-i Ekrem de ikinci görüşü destekliyordu. Münafıkbaşı Abdullah b. Übeyy de Medine’de kalarak müdafaa savaşı yapılmasını istiyordu.
Çoğunluğun savaşma arzusunda olduğunu gören Peygamber Aleyhisselam, evine giderek zırhını giydi, kılıcını ve kalkanını kuşanarak dışarı çıktı. İşte bu sırada Sa’d b. Muaz’ın uyarmasıyla savaş isteyenlerde bir pişmanlık
belirdi:

– Ya RasulALLAH! Senin istemediğin bir şey yapmakla hata ettik. Eğer istersen Medine’de kalalım, senin istediğin olsun, dediler. ALLAH Rasulü s.a.v.: “Bir peygamber zırhını giydikten sonra savaşmadan onu çıkarması uygun değildir. Dediklerimi yapmaya bakın. Sabrederseniz zafer sizinledir.” buyurdular.

Böylece yüzü zırhlı, ikisi atlı, bin kişilik İslâm ordusu cuma günü ikindiden sonra, Medine’nin kuzeyinde bir saatlik mesafedeki Uhud’a doğru yola çıktı. Abdullah b. Ümmü Mektum Medine’de vekil bırakıldı. Abdullah b. Übeyy ise, “Ben meydan savaşı istemiyorum.” diyerek üç yüz adamıyla yoldan geri döndü. Kalan İslâm ordusu yolda geceledikten sonra, 11 Şevval 3 / 25 Ocak 625 Cumartesi sabahı, savaşın yapılacağı Uhud Dağı eteğine ulaştı.

El-Vâkıdî: Kitâbü’l-Megâzî, 1/199-219; Belâzurî: Ensâbü’l-Eşrâf, 1/381-386; Ahmet Cevdet Paşa: Kısas-ı Enbiya, 1/173-179.


Tepedeki Okçular


Uhud Savaşı, Mekkeli müşriklerle Medineli müslümanlar arasındaki ikinci büyük savaştı. Rasulullah Aleyhisselam, düşmanın arkadan baskın yapmasını önlemek için, savaşın başında Abdullah b. Cübeyr kumandasında elli okçuyu Uhud Dağı önündeki “Okçular Tepesi” denilen Ayneyn Tepesi’ne yerleştirmişti. Zafer de kazanılsa ikinci bir emre kadar kesinlikle yerlerini terk etmemelerini, arkadan saldıracak atlıları oklarla püskürtmelerini sıkı sıkıya tembih etmişti.

Savaşın ilk safhasında düşman ordusu yirmiden fazla kayıp vererek geri çekildi. Düşmanı uzaklaştıran müslümanlar, bu arada savaş meydanında bırakılan eşyaları toplamaya başladılar. Bunu gören okçuların büyük çoğunluğu kumandanlarının bütün ikazlarına rağmen yerlerini terk edip ganimet peşine düştüler. Böyle bir fırsatı kollayan düşman süvari birliği kumandanı Halid b. Velid, adamlarını toplayıp Ayneyn geçidine doğru hücuma geçti. Yerinden ayrılmayan Abdullah b. Cübeyr ve sekiz-on arkadaşı kahramanca çarpışarak şehit oldular. Halid b. Velid Ayneyn tepesinden dolanarak müslümanları arkadan çevirdi. Meydanı terk eden Kureyş ordusu da onun seslenmesiyle geri döndü. Müslümanlar iki saldırı arasında sıkışarak panik halinde dağılırken, galibiyet ve mağlubiyet yer değiştirmişti.

Uhud’da savaşın tersine döndüğü sırada, efendisinden azatlık sözü almış Habeşli bir köle olan Vahşi b. Harb, bir taşın arkasında pusu kurarak Hz. Hamza’yı gözetliyordu. O kılıcıyla düşman kovalarken, bir ara ayağı kayıp sırtüstü düşünce, nişancı Vahşî’nin fırlattığı ve karnının altına sapladığı mızrak darbesiyle şehit oldu. Bunu takiben Ebu Süfyan’ın karısı Hind, mübarek şehidin göğsünü yardı, karaciğerini çıkarıp ağzında çiğnedi! Görülmemiş bir vahşet…

Savaşın bu dehşetli saatlerinde, ALLAH Rasulü’nün çevresinde 10-15 fedai bulunuyordu. Sonra bu sayı otuzu aştı. Gittikçe çoğalan müşrikler ise onları her taraftan sıkıştırıyordu. Bu arada birileri “Muhammed öldürüldü!” yaygarasını çıkardılar. Enes b. Nadr gibi bazı kahramanlar da “Rasulullah ölmüşse ALLAH bakidir!” diyerek, şehit olasıya savaşmayı sürdürdüler.

İbn Hişam: es-Sîretü’n-Nebeviyye, 3/73-93; Tarîhu’t-Taberî, 2/507-520; Muhammed Hamidullah: İslâm Peygamberi, 1/234-35.

Uhud’dan Ayrılış

Uhud Savaşı’nda üç safha yaşanmıştı. İlkinde müslümanlar zafer kazanmıştı. İkincisinde mağlubiyetle karşılaştılar. Üçüncüsünde ise savaş müslümanlar için çetin bir savunma mücadelesine dönüştü.

Savaşın ikinci safhasında müslümanlar da üç kısma ayrılmıştı. Birinci kısmı Rasul-i Ekrem’in şehit edildiğini zannederek savaş alanını terk etmişti. İkinci kısım “Rasulullah ölmüşse ALLAH bakidir!” diyerek kendi başına savaşa devam ediyordu. Üçüncü kısım ise Rasulullah’ın çevresini sararak bütün güçleriyle onu korumaya çalışanlardı.

Uhud Savaşı’nın işte bu ikinci evresinde, Rasulullah Aleyhisselam’ın üzerine ok ve taşlar atılıyor, kılıçlar çalınıyordu. Efendimiz s.a.v.’in atılan bir taşla alt dudağı yarılmış ve bir dişi kırılmıştı. Bir kılıç darbesiyle mübarek yüzü yaralanmış, miğferinin halkalarından ikisi yanağına batmış ve oradaki tuzak çukurlardan birine düşmüştü.

Yanında bulunan Hz. Ali ve Hz. Talha onu tutup çıkardılar. Ebu Übeyde Hazretleri ise yanağına saplanan iki miğfer halkasını dişleriyle çıkarmış, fakat kendisinin de iki dişi sökülmüştü. ALLAH Rasulü s.a.v. yüzünden kanlar akarken “ALLAHım! Kavmime hidayet eyle, çünkü onlar bilmiyorlar!” diye dua ediyordu.

Savaşın son evresinde Rasulullah’ın sağ olduğunu öğrenen birçok mümin hızla onun etrafında toplanarak savunmaya geçmişlerdi. Hz. Ebubekir, Hz. Ömer, Hz. Ali, Sa’d b. Ebî Vakkas, Zübeyr b. Avam, Talha b. Ubeydullah, Sa’d b. Muaz, Sa’d b. Ubade, Ebu Dücane ve Ebu Ubeyde (ALLAH onlardan razı olsun) bu halkanın içindeydi.

Uhud Savaşı’nda müşrikler yirmi üç ölü, müslümanlar ise yetmiş şehit vermişlerdi. Harbin sonunda Rasulullah Aleyhisselam yorgun ve yaralı vaziyette yanındakilerle Uhud Dağı’na sığınmıştı. Karşı taraftan seslenerek Hz. Ömer’le biraz atışan Ebu Süfyan, Rasul-i Ekrem’in hayatta olduğunu öğrendi; ordusuyla ayrılıp Mekke’ye döndü.

Öğle namazından sonra Uhud şehitlerini yıkanmadan elbiseleriyle toprağa veren Rasulullah ve ashabı yaralı gönülle Medine’ye döndüler. Ayneyn’de okçuların hatası, zaferi engellemişti.

İbn Sa’d: et-Tabakatü’l-Kebîr, 2/40-41; İbnu Esir: el-Kâmil fi’t-Tarîh, 2/153-163; Zekâi Konrapa: Peygamberimiz (İstanbul, 1968), 210-218.

...

  • Ziyaretçi
Ynt: Binbir Damla
« Yanıtla #2 : 28 Aralık 2009, 09:54:00 »
Kabul Olan Dualar



Tabiîn alimlerinin büyüklerinden Şa’bî (ö. 104 h.) anlatıyor:

“Ben ve Abdullah b. Ömer, Abdullah b. Zübeyr, Mus’ab b. Zübeyr, Abdülmelik b. Mervan Kâbe’nin yanındaydık. Namaz kılındıktan sonra gruptan şöyle bir teklif geldi:

– İçinizden her kişi tek tek ayağa kalksın. Kâbe’nin Rüknü’l-yemânî’sini (güney köşesini) tutsun, hacetini ALLAH’tan dilesin. Çünkü buradaki istek anında karşılık bulur. Abdullah b. Zübeyr, önce sen kalk dua et.

Abdullah b. Zübeyr kalktı, Rüknü’l-yemânî’yi tuttu:

– ALLAHım sen yücesin, her büyük iş için sana ümit bağlanır. Arşının hürmetine, zâtının hürmetine ve Peygamberinin hürmetine beni Hicaz’a idareci yapmadıkça ve hilafet bana teslim edilmedikçe beni öldürmemeni senden diliyorum, dedikten sonra gelip oturdu.

Sonra Mus’ab kalktı, Rüknü’l-yemânî’yi tuttu:

– ALLAHım, sen her şeyin Rabbisin ve her şey sana döner. Her şeye gücü yeten kudretinle senden dilerim ki; beni Irak valisi yapmadıkça ve Hüseyin kızı Sekîne ile evlendirmedikçe beni dünya hayatından ayırma, dedi ve gelip oturdu.
Sonra Abdülmelik kalktı, Rüknü’l-yemânî’yi tuttu:

– Ey göklerin ve yerin sahibi ALLAHım! Senin emrine itaat eden kullarının senden dilediğiyle dilerim. Sen zâtının hürmeti için, bütün yarattıklarının üzerinde olan hakkın için ve senin Beytinin çevresinde tavaf edenler hakkı için dilerim ki; beni yeryüzünün doğusuna ve batısına hâkim eylemedikçe ve benimle kavgaya tutuşanların hakkından gelmedikçe beni dünyadan göçürme, dedi ve gelip oturdu.

Sonra Abdullah b. Ömer Hazretleri kalktı, Rüknü’l-yemânî’yi tuttu:

– ALLAHım, şüphesiz sen Rahman ve Rahimsin. Senin gazabını geçen rahmetinle, senin bütün yarattıklarının üzerindeki kudretinle dilerim ki; cenneti hak etmedikçe beni dünya hayatından ayırma, dedi.”

Bu duaların şahidi Şa’bî diyor ki:

– Gözlerimi dünyaya kapatmadan, ben bu adamların her birinin dileğine kavuştuğunu görmüşümdür. Abdullah b. Ömer ise cennetle müjdelenmiş ve onun rüyası görülmüştür.

İbn Hallikân: Vefayâtü’l-A’yân (Beyrut, 1977), 3/28-30.

Öğrenme İhtiyacı


İmam-ı Azam Ebu Hanife rh.a. Hazretleri’nin büyük talebelerinden Ebu Yusuf şiddetli bir hastalığa tutulmuştu. Hocası İmam-ı Azam, onu defalarca ziyaret etti. Son ziyaretinde iyice ağırlaştığını gördü ve “istircâ”da bulundu. (“Biz ALLAH’ın kullarıyız ve O’na döneceğiz” mealindeki ayet-i kerimeyi okudu.) Sonra şöyle seslendi:

– Benden sonra müslümanlar için sana ümit besliyordum. Eğer senin (ölümün) ile insanlara bir musibet gelirse, beraberinde büyük bir ilim de ölüp gider.

Bir süre sonra Ebu Yusuf sağlık ve afiyete kavuştu, hastalıktan kurtuldu. Bu sırada Ebu Hanife’nin son ziyaretinde söylediği övücü sözler Ebu Yusuf’a ulaşmıştı. Bu sebeple nefsi biraz kabarmış, insanların ilgi ve iltifatı da kendisine yönelmişti. Artık kendi başına bir fıkıh meclisi kurmuş, hocası Ebu Hanife’nin ilim meclisine devam etmeyi bırakmıştı. Ebu Hanife Hazretleri onun son durumunu soruşturdu. Ebu Yusuf’un kendi başına bir grup oluşturup ders verdiği haberini aldı.

Durumu öğrenen Ebu Hanife değer verdiği birini çağırıp şöyle dedi:

– Ebu Yusuf’un ders grubuna git ve ona şöyle söyle: “Şu adam hakkında ne dersin: Temizlikçiye bir dirhem para karşılığı temizlemesi için bir elbise vermiş. Birkaç gün sonra elbiseyi almaya gidince, temizlikçi ‘Bende sana ait bir şey yok!’ diyerek inkârda bulunmuş. Bir müddet sonra elbise sahibi tekrar ona gitmiş, bu sefer elbiseyi temizlemiş olarak ona vermiş. Bu durumda temizleyicinin ücret hakkı var mı?” Eğer o “Ücret hakkı vardır..” derse, sen “Hata ettin!” de. “Ücret gerekmez.” derse, yine “Hata ettin!” de.

Adam ona gidip soruyu sordu. Ebu Yusuf önce, “Ücret gerekir.” dedi. Adam “hata ettin” deyince biraz düşünerek, “Ücret gerekmez.” dedi. Yine “hata ettin” karşılığını alınca, kalkıp Ebu Hanife’ye geldi ve meseleyi sordu. Ondan şu cevabı aldı:

– Eğer temizlikçi elbiseyi kendi hesabına gasp ettikten sonra temizlemişse ona ücret yoktur. Çünkü onu kendisi için temizlemiş sayılır. Eğer elbiseyi kendisi için gasp edip sahiplenmeden önce temizlemişse, ücretini vermek gerekir. Çünkü onu sahibi için temizlemiş olur. Kim ki kendisinin ilim öğrenme ihtiyacı olmadığını zannederse, kendi
haline ağlasın!

Hadîb el-Bağdâdî: Tarîhu-Bağdad (Beyrut, 1997), 13/348-49.

Vâkıdî ve Dostları



Rasul-i Ekrem s.a.v.’in savaşlarını sağlam rivayetlerle ilk kalemde toplayan, başta üç ciltlik “Kitâbü’l Meğâzî” ile değerli eserlerin müellifi olan Vâkıdî Muhammed İbn Ömer (ö. 207/822) anlatıyor:

“İki dostum vardı, birisi Haşimî idi. Sanki tek beden gibiydik. Şiddetli bir darlıkla karşılaşmıştım. Bayram da gelmişti. Eşim şöyle sızlandı:

– Gerçi biz kendi başımıza yokluk ve darlığa sabrederiz. Fakat şu çocuklarımızın hali ne olacak? Onlar komşuların çocuklarını süslenmiş ve düzgün elbiselerle görecekler. Bizim çocuklar ise şu yırtık dökük elbiseler içinde bulunuyor. Keşke onların giyimlerinde harcayacağın bir şeylerin çaresine baksan...

Derhal yakın dostum Haşimî’ye bir mektup yazdım. Durumu anlatıp yardım etmesini istedim. O da içinde bin dirhem (gümüş para) olduğunu belirttiği mühürlü bir keseyi bana gönderdi. Henüz yerime oturmadan, diğer dostumun bana yazdığı bir yazı elime ulaştı. O da bana, dostum Haşimî’ye yaptığım şikayet benzeri yoksulluk şikayetinde bulunuyordu. Ben de derhal mühürlü keseyi ona yollayıverdim. Eşimden utancımdan o gecemi de mescitte geçirdim. Sabahleyin eve varıp durumu bildirince, yaptığımı gayet hoş karşıladı; beni ayıplamadı.

Ben böyle çaresizlik içindeyken dostum Haşimî, yanında o mühürlü keseyle birlikte ansızın çıkıp gelivermesin mi?

– Bana doğruyu söyle, sana gönderdiğim bu keseyi sen ne yapmıştın, dedi.

Ben de başımdan geçen macerayı anlatıverdim. Bana dedi ki:

– Sen bana isteğini ilettiğin sırada, sana gönderdiğim şu paradan başka dünyada bir şeyim yoktu. Diğer yakın dostumuza bir yazı yazarak elindekini paylaşmak istedim. O da senin kendisine gönderdiğin mühürlü keseyi, aynen bana gönderiverdi. (Böylece paralar hiç harcanmadan, üç el dolaşarak ilk sahibine dönmüş oldu.)”

Vâkıdî şöyle diyor: “Biz de bin dirhemi aramızda paylaştık. Yüz dirhemi ise bizim hanıma ayırdık. Bu haber halife Memun’a ulaşınca, beni çağırıp durumu sordu. Ben de olup bitenleri ona açıkladım. Benim için yedi bin dinar (altın para) verilmesini emretti. Her birimize ikişer bin, bizim hatun için de bin dinar ayırdı.”

Vefeyâtü’l-A’yân, 4/348-350.

 

Sitemap 1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11 12 13 14 15 16 17 18 19 20 21 22 23 24 25 26 27 28 29 30 31 32 33 34 35 36 37 38 39 40