• 18 Kasım 2018, 04:27:58

Kullanıcı adınızı, şifrenizi ve aktif kalma süresini giriniz

Gönderen Konu: Görgü Kuralları  (Okunma sayısı 1300 defa)

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Çevrimdışı __MiM__

  • __HiÇ__
  • *****
  • İleti: 9638
  • Teşekkür 51
Görgü Kuralları
« : 13 Mayıs 2010, 14:48:42 »
Görgü Kuralları



İnsan, hayata gözlerini açıp kapama süresi içinde yüzlerce çeşit davranışta bulunur:Güler, ağlar, konuşur, susar, yürür, oturur, uyur, uyanır... Konuşma dili yanında bir de "hayat dili"nden söz edilebilir. Her kelime nasıl bir mana ile yüklü ise, her davranış da bir mana ifade eder. Manasız davranışların bile, dışardan bakan için bir manası vardır. Sadece "gülme" olayındaki nüansları düşünün. Tebessüm var, kıkırdama var, kahkaha var, bıyık altından gülme var, dudak bükme ile karışık gülme var, sırıtma var... Ağlamak da öyle... Ne gülmenin bir türünü diğeri yerine, ne de gülmeyi ağlama yerine seçebilirsiniz. Davranışlar içindeki şuur yoğunluğu her zaman aynı değildir. Kimi davranışlar vardır ki, onları seçeriz. Bunlar şuur yüklüdür, iradîdir. Kimileri vardır ki insiyakîdir. Şuur yoğunluğu azdır. O kadar hayatımıza mal olmuşlardır ki, bunları kendiliğimizden uygularız. Adeta hayatın akışıdır. Ancak kesinti halinde fark edilirler. Kimileri refleks {üründedir, însiyakî hareketlerden daha çok kişiliğimize girmiş, adeta bir içgüdü haline, gelmişlerdir. Yaparken belki şuur zorlaması söz konuşu değildir, ancak aksama halinde irade dışı bir tepki ortaya konur.

İnanç bütünlüğünü koruyan toplumlarda, davranışlarda da bir bütünlük görülür, insan gerek kendi içinde, gerekse ikili ilişkilerde tutarlıdır. Davranışının anlamını bilir ve bunun başkaları tarafından da aynı şekilde algılanacağını düşünür, insanlar, birbirine aynadır.

Davranışlar, bir bütün olarak insan şahsiyetini yansıtırlar.

Her davranışın bir arka planı vardır. Onu şekillendiren bir inanç motifidir. Şuurlu olsun, insiyaki olsun, refleks türünde olsun, her davranışın özünde bir inanç saklıdır.

İnanç bütünlüğü kaybolmuş toplumlarda ise, bir "davranış anarşisi'nden söz edilebilir. Hayatın ortak dili adeta kaybolmuştur. İnsanlar, bir "Babil Kulesi" hercümerci içindedir. Birinin davranışı diğerine anlamsız, öbürüne kaba, bir başkasına ise "güzel" görünebilir, insan kişiliği kendi içinde parçalanmış, dışarıya karşı da uyumsuzdur. Herkes birbirine karşı uyumsuzdur.

Bu durumda, özellikle hakim kültür sistemi tarafından dışlanmış inanç değerleri ve onların yönlendirdiği davranış biçimleri horlanır, mahkum edilmeye çalışılır. İnsan, kendi inanç değerleri ile, hakim kültür sisteminin davranış kuralları arasında seçim yapmaya zorlanır. Seçimini yapamayan, sürekli bir çelişki içinde yaşar. Bu toplumlarda, insiyakî davranışlar bile seçilmiş davranış sırasına geçerler. Kendiliğindenlik adeta kaybolur, bugün böyle bir ortamda

Hakim kültür sistemi, Batılı bir yaşayış modelini örnek aldığı için, İslam'ın davranış modellerini belirleyen ve genel bir ifade ile "görgü kuralları" diyebileceğimiz sünnetleri, mubahları, müstehabları, mendupları bile "seçilmiş davranış" haline gelmişlerdir, inanç değerlerinize yabancı bir kültür vasatında, yemenizi, içmenizi, tokalaşmanızı, selamlaşmanızı, düğününüzü, bayramınızı, doğumunuzu, ölümünüzü kendi ölçüleriniz içinde anlamlandırmamız gerekecektir.

Eğer, üç yaşındaki kızınız "Babacığım, anneciğim, ben ne zaman gelinlik giyip kiliseye gideceğim" diye sormaya başladıysa, sizin için "çanlar" çalıyor demektir. Kendi kişiliğinizi, çocuklarınızın kişiliğini en uç davranışlardan başlamak üzere yeniden kurmak zorundasınız, işte çocuğunuzda, kendi inanç değerleriniz, bir uçtan ölmeye başlamış bulunuyor. Kendinizi de yoklayınız. Acaba, kaç değer yargısı öldü veya can çekişiyor. Bunların bir dökümünü yapınız. Ve bir uçtan diriltmeye başlayınız. Kendinizi yeniden inşa ediniz. Bizim burada "Görgü kuralları" adıyla sunacaklarımız, sizin inşa hareketinize küçük bir katkı olacaktır.

YEMEK

Görgü kurallarına yemekten başlayalım. Yemeğe de temizlikten. Temizlik her zaman güzel, her zaman gerekli. Ama öncelikle yemekte.

Yemek ve temizlik deyince iki şey akla geliyor. Birincisi, bizatihi yenen şeyin temizliği. İkincisi, yemeği temin edecek paranın temizliği. İkisi de çok önemli.

Yemeğin yapıldığı malzemenin temiz olmasına şüphesiz dikkat edersiniz. Bu konuda sanırım "az olsun temiz ve sağlıklı olsun" ilkesi bize yol gösterecektir. Malzemenin yemek olarak hazırlanışında da aynı titizliği göstermek, gerek kendi sağlığımız, gerekse ailemizin sağlığı yönünden vazgeçilmez bir zarurettir.

Malzeme temizliği konuşanda önemli bir nokta daha vardır. Bazı maddeler vardır ki, bunlar kirlimurdar kabul edilmiştir. Bunların yalnız başlarına yeni tip içilmeleri doğru olmadığı gibi, bunların kanamış olduğu yiyecekler de mutfağınıza girmemelidir. Mesela domuz eti temiz bir yiyecek olmadığı gibi, domuz etinin karışmış oluğu her türlü yiyecek de temizlikten çıkmış olmaktadır. Temizliğe dikkat ederken yiyeceklerin muhtevasını bu yönden de titizlikle incelemek gerekmektedir.Aynı şekil de, alkollü içecekler bütünüyle "pis "tir. Alkolün kullanıldığı yemekler de, bizim inanç ölçülerimiz içinde temiz kabul edilemez.

Temizlik denilince bir konuya daha dikkat etmeliyiz. Bazı yiyecek maddeleri vardır ki, bunlar aslında temiz oldukları halde hazırlanış şekilleri yönünden temizlikten çıkarılmış olabilmektedir. Mesela eti ele alalım. Et, aslında temiz bir yiyecektir. Ancak, eti yenen hayvanın kesilişi sırasında ALLAH adının anılışı gibi bazı ölçülere riayet edilmemişse, o tür etler de temizlikten çıkmaktadır. Bu sebeple , alınacak yiyeceğin, hazırlanışında da temizlik ölçülerine uyulup uyulmadığını tetkik etmeliyiz.

Sofraya gelen yiyeceğin bizatihi temiz olması kafi değildir. Sizin bir temizlik ölçünüz daha olmalıdır. Yemeği temin ettiğiniz paranın temizliği "İnsan, elinin kazandığından, alın terinin ürününden daha temiz bir şey yememiştir." Sofranıza gelecek yemeğe, alın terinizin, el emeğinizin bedelini ödeyin. Yemeğinize kirli para karışmasın. İçinde fakirin hakkı bulunan para temizlenmemiştir. Onu zekat temizleyecektir. Yemeğe otururken, öncelikle paranızda fakir hakkı olup olmadığını araştırın. Faizle büyümüş para da kirlidir. Kumar parası da öyle. Çalınmış parayı söylemeye bile gerek yok. Bunların hepsi, şöyle veya böyle başkasının hakkı karışmış paradır. Bunlar, lokmanıza karışmasın.

Temiz yiyecek, yemekte ilk kural.
« Son Düzenleme: 13 Mayıs 2010, 14:50:37 Gönderen: |MiM| »

Bana öyle bir resim çiz ki... Gözlerim açıkken değil, kapatınca göreyim!

Çevrimdışı __MiM__

  • __HiÇ__
  • *****
  • İleti: 9638
  • Teşekkür 51
Ynt: Görgü Kuralları
« Yanıtla #1 : 13 Mayıs 2010, 14:58:28 »
Görgü Kuralları/2


SOFRA: Sofra, yemeğin en önemli rüknü. Yemek hadisesi onun çevresinde cereyan eder. Bu sebeple sofraya ne kadar itina edilse azdır.

Sofra denince, evvela onun üzerine konan yemeğin mahiyetini düşünmek gerekli. Çünkü, sofra düzenimize, bu anlayış yön verecek.

Yemek, bizim kültürümüzde "rızık" mefhumunun bir uzantısı olarak değerlendiriliyor. Yemek, tıpkı insan varlığı gibi, bir mülk değil. Mülk ALLAH'ın çünkü. Rızık, bir bağıştır. Bağışlayan ALLAH. Rızık deyince, insanın, kendi gücüyle elde ettiği, kendi kudretine bağlı, kudretinin ürünü bir nesneden söz etmiyoruz. Çünkü insanın bizatihi kudreti de yok. Rızkın azlığını, çokluğunu, güzelliğinin derecesini tayin, mutlak iradeye bağlı.

İşte, bu niteliğinden dolayı, yemeği bir yarış alanı, bir iktidar göstergesi, bir ihtişam imtihanı gibi görmek doğru değil. Sofrayı da bu ihtişamın sergisi. Sofra, bir şükrün ifadesi olabilir ancak. Küçüğüne, büyüğüne, zenginine fakirine, tatlısına, acısına, her lokmasına, her yudumuna şükür.

Rızık kendi elimizde olmadığına göre, sofralarımız da, rızkın asıl sahibine şükrümüzü dile getirmeli, tevazuumuzu sunmalı.

Demek sofra için ilk ilke, onun mütevazı olması. Her sofra "bağışlanmış yiyeceklerle" donatılır. Zenginin sofrası da fakirinki de... Farkı, onların sofraya geliş yollarıdır. Biri bir kademe önce, diğeri bir kademe sonra. Biri bir el değiştirmişse diğeri iki el değiştirmiştir. Zengin de olsanız, fakir de, sofranızda tevazuu ve şükrü ihmal etmeyiniz. Yemeğinizin değil, ondan çok daha girift bir bütün olan, kendi varlığınızın bile, kendi elinizde olmadığını düşününüz.

Sonra, yemek ne kadar ihtişamlı olsa, insan, bünyesinin müsaade ettiği kadarını yiyor. Bilirsiniz ki, yemeğin türü sayamayacak kadar çoğaltılabilir. Bunların her birinin lezzeti de diğerinden farklıdır. Belki, bunların içinde yüzlercesini de lezzet olarak sevebiliriz. Bu, yüzlerce, binlerce yemeği maddi olarak güç yetirebilseniz bile bir sofraya toplattığınızı düşünebiliyor musunuz? Yemek, yaşamak için bir vasıta, yaşamaksa belli bir gayeye adanmış zaman parçası. Bu sırrı, gözden uzak tutmamak gerekli. Sofrada tevazu , hayatın gayesini gerçekleştirecek bir nispeti gözetmekle ilgili. Ona dikkat etmeliyiz.

Tevazuu ve şükür, yalnız sofranın hazırlanış biçimiyle bitmiyor. Davranışlarımız da, yemek boyunca, bu tevazu ve şükür hissini yansıtmalı. Yemeğe ALLAH adıyla başlayan, yani Bismillahirrahmanirrahim, diyen kişi, rızkın mutlak sahibini hatırlamış, ona şükrünü eda etmiş olmaktadır. Sonundaki hamd ve duası ile de öyle. Bu tevazu, sofradaki oturuş şeklinden yeme adabına kadar her an yaşanmalı. Bunları sırası geldikçe anlatacağız.

YEMEĞE BAŞLARKEN: Temizlik, yemeğin her safhasında dikkat göstereceğimiz bir kural. Onun için yemeğe başlamadan önce ellerimizi mutlaka yıkayacağız. Öyle ki, bunu alışkanlık haline getirip, çocuklarımıza da örnek olacağız. El yıkama ve lavaboda gerçekleşiyorsa, buna önce küçükler başlamalı. Ta ki sofradaki yerlerini alıp, büyüklerini beklesinler. Büyüklerin, sofrada küçükleri beklemesi iyi görülmemiş.

Yemeğin topluca yenilmesi teşvik edilmiş. Yemeğe, evdeki herkes oturduktan sonra başlanılması uygun görülmüş. İş hayatının aileleri darmadağın etmesi, bu konuda aileleri anormal biçimde zorluyor. Bu bir gerçek. Ancak, yemek ailenin sıcaklığını, bütünlüğünü, sevgi ve saygısını pekiştiren unsurlardan biri. Ailenin mutluluğu paylaştığı bir ortam. Birlikte yemek kuralını titizlikle uygulamak, çok istisnai şartlar olmadıkça, birlikte yemeği terk etmemeli.

Evde hizmetçi varsa, onun da aile sofrasına oturmasına itina göstermeliyiz. Eğer ayakta kalıp hizmet etmesi gerekiyorsa, bize sunulan yemekten yemesini sağlamalıyız. Böylece içinde bir burukluk kalmasını önlemiş oluruz.

Günümüzde yemek için sofra kavramı adeta unutulmaya yüz tutuyor. Yolda yürürken, yemeğin dökülüp saçılmasına aldırış etmeksizin karnını doyuranlar olduğu gibi, bir büfenin tezgahlarına dayanıp "atıştıran"lar, bir kafeteryada yüksek banklar üzerinde tüneyerek bir sandviçle karnını doyurmaya çalışanlar, içkili lokantada, içkinin bunaltıcı ortamında masa kuranlar, evlerinde masa kuranlar.... bütün bu davranışlar, şüphesiz bir kültürün yansıması. Kültür alaborası yaşayan ülkemizde, yemek âdâbı da adet bir moda halinde yaşanıyor. O kadar kaypak, o kadar günübirlik. Öyleyse kendi kültürümüzün sofraya bakışı ne?

İnsanımız, bir gelenek olarak yer sofrasını tercih etmiş. Tertemiz bir yaygı üzerine, yemeği oturma mahallinin az yükseğine çıkaracak bir altlık koymuş. Üzerine de bir tepsi yerleştirmiş. Bunun etrafında diz çökmüş, veya duruma göre bağdaş kurmuş. Bunu, Peygamber sünneti olarak görmüş.. Rızık kavramı ile bu davranışı arasında bir uyum bulmuş.

"Sofra" kavramını bir çağdaşlık meselesi olarak ele almak ve çağdaş olabilmek için, şu tarz bir sofrada oturmak gerekir tarzında akıl yürütmek tutarlı değil. Masa mı kaçınılmaz, yoksa büfe tezgahı mı, yoksa sokak sofrası mı? Eğer kültürünüz, belirli bir sofraya anlam verdiyse elbette onu tercih edeceksiniz. Zaruret halleri, ölçüleri düzeltilmek şartıyla hep saklıdır, bu da biliniyor.

Sofraya oturdunuz. Yemeğe büyükler başlayacak:

Yaşça, ilimce veya mevkice büyük olanlar. Yemeğe başlarken ALLAH adıyla başlamayı ihmal etmeyiniz. Bunda da büyükler örnek olmalı. Yemeği besmele ile açınız. Bismillahirrahmanirrahim.

Bana öyle bir resim çiz ki... Gözlerim açıkken değil, kapatınca göreyim!

Çevrimdışı __MiM__

  • __HiÇ__
  • *****
  • İleti: 9638
  • Teşekkür 51
Ynt: Görgü Kuralları
« Yanıtla #2 : 13 Mayıs 2010, 15:01:33 »
Görgü Kuralları/3


Sofraya konan yemek, ihtiyacı karşılayacak miktar ve çeşitte olmalı. Sırf çeşitli olsun diye ihtiyacın çok üstünde yiyeceklerle sofrayı donatmak, israfa kapı açacağı için doğru bulunmamış. İlla da üç kap, dört kap yemek olsun diye ısrar etmenin makul bir yanı yoktur.

Ayrıca yemek seçiminde de çocukların beslenme ve büyüme şartları gözetilecek hususlardır.

Yemek çok sıcak ve soğuk halde de sofraya konulmamalı. Yemek üflenmeden yenecek bir sıcaklıkta olmalı.

Sofrada su ve tuz da önceden bulundurulmalı.

Yemeğe büyükler önce başlayacak. Ve herkes sofraya oturduktan sonra başlanacak. Yemeğe başlayanın duyulacak bir sesle "Bismillahirrahmanirrahim" demesi, unutanların da hatırlaması bakımından daha uygun bulunuyor. Besmele, başlarken unutulursa, hatırlandığı an söylenecek. Yemeğin besmelesiz yenmesi kesinlikle doğru değil.

Yemek sağ elle yenecek.

Ortak bir kaptan yeniyorsa - ki aile yemeklerinde en uygun olanı sıhhi bir sebep mevcut değilse ortak kaptan yenmesidir- herkes kendi önünden yemelidir. Özellikle çocuklara bu konuda örnek olunmalı, onların bu alışkanlığı kazanmaları sağlanmalıdır.

Lokmalar küçük küçük alınmalı, ağız tıka basa doldurulmamalıdır.

Ancak bir lokma bittiğinde ikincisi alınmalıdır. Lokmalar iyice çiğnenmeden yutulmamalıdır. Yemeği çiğnerken kaşık yere konulmalı, atıştırma gibi peş peşe ağıza yemek doldurulmamalıdır. Sindirimin ağızda başladığı söylenir. Yemekler çiğnenmeden yutulduğu takdirde, mideye aşırı yük yüklenecek ve rahatsızlıklar baş gösterecektir.

Yemeği beğenmemek gibi bir tavrı kesinlikle benimsememeliyiz. Yemeği horlamak, beğenmediğini söylemek, "Bu yemek nasıl böyle" gibi sözler sarf etmek hiç de iyi bir davranış değil. Yemeğin her türünü yiyebilmek en iyisi. Yani yemek seçmekten mümkün olduğunca kaçınmak lazım. Ancak, her şeye rağmen, bazı yemeklere karşı tercih etmemek gibi bir durumunuz oluşmuşsa, onu da bulunduğunuz sofrada kesinlikle hissettirmemelisiniz. Gerek misafirlikte, gerekse aile içinde yemek beğenmemek affedilir bir davranış değil. Yemek istemediğiniz bir yiyecek sofraya gelmişse, ona karşı hislerinizi de mümkün olduğunca fark ettirmemelisiniz. Aile içinde yemeğin tuzu veya tuzsuzluğu da, bir tartışmaya yol açmamalıdır. Evin hanımı, yemeğin tuzuna elbette önceden bakacak ve tadında olmasına itina gösterecektir. Ancak ne de olsa tuz, bazen ağızdan ağıza değişmektedir. Onun için yemeğin tuzunu önemli bir mesele haline getirmek doğru değil. Eğer tuzsuz ise, biraz tuz atabilirsiniz. Tuzlu ise, sofradan kalktıktan sonra hanımınıza, yemeğin tuzlu olduğunu, daha da itina göstermek gerektiğini hatırlatabilirsiniz.

Yemekte, başkalarını iğrendirici bir davranışta da bulunmamak gerekir. Bu cümleden olmak üzere, yemeğin üzerine eğilmemeli, sofrada ağızdan bir şey çıkarmamalı, eğer çıkarmak ihtiyacı olmuşsa, onu sofradan kalkıp, bir başka yere giderek yapmalı, yemek lokma gözükecek biçimde ağız açık olarak çiğnenmemeli, ağız şapırdatılmamalı, burun akar bir durumda sofraya oturulmamalı, sözlerde iğrendiricilikten kaçınılmalı, çirkin hikaye ve olaylar anlatılmamalı... Sofranın nezaheti mutlak surette korunmalı.

Yemeğin nezahetine uygun konuşmalar faydalı görülmüş. Ancak bazı veliler, yemek esnasında yemeğe hürmet ve nîmete layık olunamadığı duygusu ve huzur halinin yemekte de devamı için sükutu tercih etmişler ve mecbur kalınmadıkça konuşmamışlardır. Ağızda yemek varken konuşmak, hem dışarıya yemeklerin sıçraması, hem ağzımızın içinin görünebileceği ve hoş olmayan bir durumun ortaya çıkabileceği ihtimali, hem de nefes borumuza yemek kaçabileceği tehlikesi yüzünden doğru bir davranış değil. Yemekte konuşmada öncelik, sofranın büyüklerine ait. Yemek sohbet toplantısı olmadığı için, ancak, havanın bir sessizliğe gömülmeyeceği kadar konuşulmalı.

Yemek sırasında aşırı ölçüde gülmek de konuşmadaki sakıncaları taşıyor.

Yemek müşterek bir kaptan yeniliyorsa, tabağa konan yiyeceği bitirmek herkesin görevi. Herkes kendi tabağından yiyorsa, herkes kendi tabağındaki yemeği bitirmeli. Bunun için, tabağa, bitirilebilecek kadar yemek koymak en güzeli. Herkes az çok kendi yiyeceği miktarı bilebilir. Bir anne de aileye ne kadar yemeğin yeteceğini tahmin eder. Sofraya konan yemekten artırıp da dökmek, israf olarak görülmüş ve rızka saygısızlık kabul edilmiş. Ayrıca yemeğin her parçasına saygı, bereketin sebebi olarak değerlendirilmiş.

Ayrıca, yemekte mideyi tıka-basa doldurmak uygun bulunmuyor. En iyisi, yemekten tam doymadan kalkmak. Bunun ölçüşü şöyle verilmiş. Mide itibari ; üçe bölünecek, su ve yemek midenin üçte iki dolduracak. Üçte biri ise boş kalacak. Bu sağlık açısından hayati bir tedbir, özellikle iftar sofrasında daha çok itina gösterilmeli. Uzun bir açlığın ardından anormal bir iştahla yemeğe koyulmamalı.

Yemekte, başkasının eline ve ağzına bakılmamalı ve, "lokma sayar" gibi göz gezindirmek hiç güzel değildir.

Yemek bir davet türünde de olabilir. Davetleşmek güzel bir davranış. Yemeklerimiz ne kadar misafirli olursa, ALLAH'ın verdiği rızkı paylaşmak ve bereket dilemek için o kadar çok vesile ile hazırlanmış olur. Bir yemeğe ne kadar çok el uzanırsa, yemeğin o kadar bereketi olacağı belirtilmiş.

Davetlerde, mümkün olduğunca ihtiyaç sahiplerinin gözetilmesi tavsiye edilmiş. Yalnız varlıklıların çağırıldığı davetlere iyi gözle bakılmamış. Ancak, sıla-i rahim türünde, eşin, dostun, akrabanın, komşunun davet edilmesi de bizim cemiyetimizin güzelliklerinden.

Davetlerde, mahremiyet ölçülerine riayet de önemli bir kural.

Davetlerde, oturma biçimi, misafirlerin büyüklük derecelerine göre ayarlanmalı, yemeğe başlama da yine büyükten olmalı. Ancak, saati belirli bir yemeğe gecikmemek de büyüklerin görevi. Çünkü sofrayı bekletmemek edepten. Davetlerde, ev sahibinin, misafirleriyle teker teker ilgilenmesi, hal ve hatırlarım sorması, yemek kadar önemli. Misafirin de önlerine sunulan yemeği beğenmesi, davet sahibine duada bulunması güzel bulunmuş.

Her yemek bir dua ile son bulmalı. Dua, rızkın sahibine şükrü dile getirecek. Ailede, dua, bir edep halinde yerleştirilmeli. Dua tek olarak yenen yemeklerde yapıldığı gibi, büyük davetlerde de yapılmalı. Sofranın büyüğü, duaya öncülük etmeli. Duayı sofrada herhangi bir kişi yapabilir. Ancak, sofranın büyüğü, dua için yönlendirici olmak durumunda.

Dua ifadeleri çok çeşitlendirilebilir. Ancak en azından şöyle dua ederek, ALLAH'a hamd ve şükrümüzü dile getirebiliriz:

"Elhamdü lillahillezî et'amena ve sekaanâ ve cealenâ minel müslimîn. -Bize yiyecek yemek ve içecek su bağışlayan, bizi müslüman kılan ALLAH'a hamdolsun."

"Duadan sonra yemek sona ermiştir. Şimdi yeniden ellerimizi yıkamalıyız. Bunun için öncelik büyüklerde. Evin küçükleri el yıkayanlara havlu tutacak. Böylece, sorumluluk alıp başkasına yardımcı olmayı öğrenecekler.

Bana öyle bir resim çiz ki... Gözlerim açıkken değil, kapatınca göreyim!

Çevrimdışı __MiM__

  • __HiÇ__
  • *****
  • İleti: 9638
  • Teşekkür 51
Ynt: Görgü Kuralları
« Yanıtla #3 : 13 Mayıs 2010, 15:06:23 »
Görgü Kuralları/4


Bayram, Ramazan'ın bir meyvesidir. Bu yönüyle Ramazan içinden, ramazan ikliminden geçen insana bir neş'e vesilesidir. Bir ALLAH lütfudur.

Oruç dünyasından geçen insanlar, bayramı bir neş'e mevsimi gibi yaşayıp, ondan yeterince nasiplerini alırlar. Bayram, en çok oruç dünyasından geçen insanların hakkıdır bu yüzden. Onun için oruç tutarken ALLAH'a yaklaşan insanlar, bayram yaparken de ALLAH'a yaklaşırlar. Bayramda oruç tutmama emrine uyarak da ALLAH'ın rızasını kazanırlar.

Bayram, bizim cemaatimizi inşa eden, ortak bir neş'ede bütünleştiren bir ilahi armağandır. Oruçla gönülleri yumuşamış, iplikleşmiş insanlarımız, bayramla birbirine sarılır, aynı inancın neşvesinde sarmaş dolaş olurlar. Varsa acıları, onu da neşveyi buruklaştıran bir ortak dert olarak birlikte yaşarlar. Bayram, yürekleri bütünleştiren bir oruç mevsimidir.

Nasıl kutlamalı bayramları? Önce, içimizde onun, oruçluya bir ilahi armağan olduğu inancını sürekli diri tutmalı, onulma'şeri bir neşve haleti ruhiyesi içinde yaşamaya gayret etmeliyiz. Bu neşveyi kendimizden dışa doğru yaymalı, çocuklarımıza, eşimize dostumuza, akrabamıza, komşumuza, semtimize, topyekün cemiyete yaymalıyız. Ta ki bayram oruç ruhu ile dolsun ve oruç mevsimini gaflette geçirenlerin özlem duyduğu bir ruhi sığınak alini alsın.

Tebrikleşme: Bayram neşvesini yaymaya, daha gelmeden giriştiğimiz tebrikleşme çığırı ile başlamalıyız. Bayram süresince ziyaret edemeyeceğimiz akraba, eş ve dostlarımızı tebrikler yazarak hatırlamalı, bayramlarını tebrik etmeliyiz. Üzeri küllenmiş dostluklarımız, hiç olmazsa bu bayram atacağımız ufacık bir tebrikle yenilenmelidir. Tebriklerimizde, onların dostluğuna çok önem verdiğiniz hissedilmeli. Aramıza dargınlıklar girmiş mü'min kardeşlerimiz varsa, onların da bu bayram vesilesiyle ve bir tebrikle gönüllerini almaya gayret etmeliyiz.

Bayram namazı:
Bayram namazı, bayram neşvesini başlatan bir kutlu sofra gibidir. Son orucu açan mü'min, bayram namazının heyecanım yaşamaya başlar. Her aile, bayram namazının heyecanı ile kıpır kıpırdır. Hele çocuklar... Onlar da, anne-babalarına namaza kaldırmaları için sıkı sıkı tenbih ederler. Onları bu kutlu zevkten mahrum etmemeliyiz. Bayramlıklarını giydirip, namaza hazırlamalıyız. Ramazan bayramında, namaza gitmeden önce bir kaç lokma bir şeyler yenmesi iyi görülmüş. Namaza en temiz elbiselerimizi giyip gitmemiz de önemli bir kural olarak hatırlatılmış. Bayram namazına gidiş geliş yollarının da ayrı yarı olması tenbih edilmiş. Böylece daha fazla insanla karşılaşma ve onlarla bayramlaşma imkanının olacağı düşünülmüş.

Namazdan sonra, camideki cemaatle bayramlaşmalıyız. Bunu "musafaha" yani el sıkışarak yapabiliriz. İki mü'min, birbirlerini ALLAH için severek el sıkışırlarsa, elleri birbirinden ayrılıncaya kadar geçmiş bütün günahlarının affedileceği müjdelenmiş. Öyleyse, camideki musafahaya önemle dikkat etmeliyiz.

Kabir ziyareti: Bazı yörelerimizde, bayram namazından çıkar çıkmaz cemaatin topluca mezarlığa gidip kabir ziyaretinde bulunması gibi bir gelenek yaşamaktadır. Bu, kabir ziyaretini, ölümü hatırlatması yönünden gerekli gören. Hz. Peygamber'in sünnetine uyma titizliğinin bir sonucu olarak da düşünülse, bayram sevincine, ahirete intikal etmiş mü'minlerin ruhen iştiraklerini dileme niyetine matuf da olsa, güzel bir davranıştır. Namazdan hemen sonra olmasa da, bayram süresince, kabirlerin ziyaret edilmesi mümkündür ve şüphesiz güzeldir. Ziyaretlerde kabirlerin çiğnenmemesi gerekir. Kabir ziyaretlerinde Kur'an'dan ayetler okunur ve geçmişler için dualar edilir.

Ziyaretler: Bayramın en önemli görevlerinden birisi, ziyaretlerdir. Bayram vesilesiyle mümkün olduğunca geniş bir ziyaret programı uygulamaya gayret etmeliyiz. Ziyarette kural, öncelikle küçüğün büyüğü ziyaret etmesidir. Bu, akraba ziyaretlerinde de böyledir, eş-dost ziyaretlerinde de ilim ve takva bakımından bizden önde olanları ziyaret edip, dualarını almak da görevlerimiz içinde; Ayrıca akrabalarımız ve komşularımız içinde hastalar, yaşlılar varsa, onları da mutlaka ziyaret etmeli, gönüllerini almalı, hastalara şifa dilemelidir.

Ziyaretlerde, çok önemli bir kural da ikramlarla ilgilidir. Yabancı yaşama tarzlarının etkileri ölçüsünde, bazı yanlış gelenekler oluşmaktadır. İkramlar şüphesiz güzeldir; ancak ikramda ölçüyü kaçırmamak gereklidir. Ölçü israftan kaçınılması, içki ve benzeri türde yenilmesi veya içilmesi yasaklanmış haram kılınmış şeylerin sunulmamasıdır. Ev sahibi buna riayet edeceği gibi, misafir de, böyle bir ikram karşısında kalırsa, münasip bir dille yanlışı ortaya koymalı, bu tür davranışlardan kaçınılması için uyarıda bulunmalıdır.

Ziyaretlerde bir diğer kural, mahremiyetlerin gözetilmesidir. Bizim inanç değerlerimiz, kadın ve erkek ilişkilerinde mahremiyet ölçülerini açık seçik belirlemiştir. Gerek musafahalarda, gerek el öpmelerde gerekse görüşmelerde bu mahremiyet ölçülerine riayet edilmelidir Unutulmamalı ki, her kural, bir inanç sisteminin yansımasıdır. Kadın erkek ilişkilerindeki ölçüler de öyle. Utanılması gereken, bu aslî ölçülerden ayrılmaktır. Cemiyetimize kabul ettirilmiş yabancı davranış ölçülerine tabi olmama sonucu, bir kısım insanların kınamaya kalkışması hiç de doğru değildir. Aksine, bu bir saygı noksanlığıdır. Mahremiyet ölçüsünün ihlali söz konusu olacaksa, o noktada İslam'ın ölçülerinin nazik bir tarzda hatırlatılması da son derece normaldir.

Bayramlarda, evlerimizin, her türlü ziyarete hazır halde bulunması da bayramın temel görgü kurallarındandır. Onun için bayramda uyumak güzel görülmemiş. Evlerimizin kapısı, her türlü misafire açık olmalıdır. Bayram tebriki için kapımızı çalan çocuklara da, küçük hediyelerle, iltifatlarda bulunmak, onların gönlüne ebedi bayram sevinci yerleştirmek bakımından önemlidir.

Küskünlerin barışması: Bayram, insanlarımız arasındaki kardeşliği pekiştiren, soğuklukları gideren, kırgınlıkları tamir eden bir vesiledir. 3 günden fazla insanımızın birbirine küskün olması kesinlikle doğru bulunmamış . Bayrama kadar kırgınlıklarımız sürmüş gelmişse, bayramı vesile edip, gönlümüze yük olan bu dargınlıktan mutlaka kurtulmamız gerekir, bu noktada nefsini ilk yenenin siz olmanız, sizin için bir kazançtır. Davranışınızın nasıl değerlendirileceğini düşünmeyiniz. Barış için ilk adımı tereddütsüz atınız. Böylece cemaatte açılmış bir yarayı tamir etmiş olacaksınız.

Bayram yapamayanlar için:
Bayramda bayram yapamayanlar olduğunu düşünmek de bayramın vecibelerinden Esaret yüzünden bayram yapamayanlar var. Hastalık, fakirlik yüzünden bayramın neşesine ulaşamayanlar var. Bunları da, bir bayram muhasebesi tarzında içimizden geçirmek ve en azından dua ile, onlara bayram dilekleri, niyazları iletmek boynumuzun borcu. Duadan önce işe, daha pek çok şey yapılabilir.

Bayramınız mübarek olsun.

AÇILAN GÜLLER

Bir adam, bir gün, bir yetimin ayağına batan dikeni çıkarmış

O adam öldükten sonra bir gün meşhur sofi Sadreddin Hoca efendi onu rüyasında görmüş. Adam cennette geziniyor ve şöyle diyormuş:

"Bir diken yüzünden bana ne güller açıldı..."

Elinden geldikçe acı ki, zahmete düştüğün vakit sana da acıyanlar bulunsun. Birisine iyilik ettiğinde: Ben efendiyim, başkası benden aşağıdır diye böbürlenme ve zamane onu vurmuş deme. Çünkü o zamane kılıcı daha kınına girmemiştir. Seni de vurabilir.

Saadetine, varlığına binlerce kişinin dua ettiklerini gördüğün vakit Cenab-ı Hakk'a şükret. Çünkü sen kimseye muhtaç değilsin, fakat bir çokları senin eline bakıyorlar.

Bir kitapta "kerem büyüklerin adetidir" diye okumuştum. Hayır.hayır aff edersiniz yanlış söyledim. "Kerem büyüklerin adeti değil, peygamberlerin ahlakıdır."

Bana öyle bir resim çiz ki... Gözlerim açıkken değil, kapatınca göreyim!

Çevrimdışı __MiM__

  • __HiÇ__
  • *****
  • İleti: 9638
  • Teşekkür 51
Ynt: Görgü Kuralları
« Yanıtla #4 : 13 Mayıs 2010, 15:09:28 »
Görgü Kuralları/5


Dikkat ettiniz mi? Çocuklar birbirleriyle karşılaştıklarında nasıl hitap ediyorlar? Akşam TV'de oynayan Amerikan dizisindeki aktörlerin hitap şekli, sabah çocuklarınızın diline düşmüyor mu? "Heey Ahmet!... N'aaaber? Nasıl gidiyo?

Siz, sabah işyerinize vardığınızda mesai arkadaşlarınıza nasıl hitap edeceğinizde tereddüt ediyor musunuz? Acaba ne desem? Selam versem ne derler? Kaç kişi alır? Günaydın demek içime sinmiyor? Merhaba demek benim için anlamsız? Ağzınızdan gayrı ihtiyarî "Selamün aleyküm" çıkıyor. Cevaplar pek değişik: "EyvALLAH... Günaydın... O hoş geldin... Aleykümselam.. Merhaba..."

Oysa, bir İslam toplumunda selamın, çok özel bir yeri var. Selam elinin bir parçası, bir ibadet gibi telakki edilmiş. Hz. Peygamber (s.a.s.) selamı, İslam toplumunu dokuyan, ALLAH rızası için sevişmenin harcı halinde değerlendirmiş: "Siz mü'min olmadıkça cennete giremezsiniz. Birbirinizi sevmedikçe de mü'min olamazsınız. Yaptığınız takdirde sevineceğiniz bir şey söyleyeyim mi? Aranızda Selam'ı yayınız."

Asrı Saadette müslümanlar, başka işleri olmasa bile, sırf birkaç müslümana selam vermek için sokağa çıkarlarmış. Selam, toplumun fertlerini gönül ve iman bağında buluşturan bir paralo gibiymiş.

Selam'ın kelime anlamını düşündüğümüzde, ona verilen önemi daha iyi anlıyoruz. "Selam" ALLAH'ın isimlerinden birisi. "Ayıplardan, afetlerden uzak olmak, sulh ve selamette, güven içinde olmak" manalarını ihtiva ediyor. Demek, bir kişiye selam veren mü'min, ona ALLAH'ın ismi celalinden niyazda bulunarak dua etmiş oluyor. "sana ALLAH'tan sulh ve selamet, güven dolu bir hayat, ayıplardan, afetlerden uzak günler diliyorum. Ben senin hayırhahın, kardeşinim.

"Selam'ın, bir İslam toplumunda tanıdık, tanımadık herkese verilmesi öğütlenmiş. Demek bir İslam toplumunda herkes birbirine sadece dua ve iyilik temennileriyle yaklaşıyor. Herkes birbirine güzel dileklerde bulunuyor. İslam'ın selam'ı ile, diğer laik selamlaşma biçimleri arasındaki fark da buradan doğuyor. Selam bir duadır. ALLAH'dan, diğer bir insan için "güven ve huzur" dilemektir. Dua, yalnız ALLAH'a yapılır. Çünkü, dualara icabet edecek yalnız ALLAH'tır. Öyleyse, İslam anlayışı dışında bir dua; ALLAH'a yönelmeyen bir dua boştur. Bu yönüyle laik çerçevede İslam'ın selam'ı yerine ikame edilen ve bata dillerinden tercüme "Günaydın Bonjor: kelimesi, hiçbir değer taşımıyor. Eğer "Günaydın" bir dua ise, bu dua kime yöneliyor. Eğer ALLAH'a yöneliyor ise, neden ALLAH'ın selamı yerine, ona rağmen bir başka terminoloji? Günaydın'ın kelime olarak da, "selam"daki dua zenginliğini, mana derinliğini bulması mümkün değil. Öğle saatlerinde "Günaydın" pek anlamsız bir hitap şeklidir. Hatta biraz alay kokar. Laik görgü kurallarına öğle selamı nedir? İşte burada Amerikan dizilerinin dikte ettiği kültür devreye giriyor:

"Heeey Ahmet! n'aaaber?" Ya da "Tünaydın", "Bonseir", "Bennuit" komedisi... Aslında "Günaydın" vb. kelimelerin selam'ın yerini tutmayacağını bilmek zor değil. Ancak hayatın her alanında uygulanan dinden soyutlama işi, görgü kurallarına da uzanmış. Madem ki "Selam" dinî bir muhteva taşıyor, onun yerine "prefane-din dışı" bir kelime bulup konulmalı ve toplumun bu yanı da dinden soyutlanmalı, diye düşünülmüş. "Günaydın, tünaydın, bensoir, bonnuit" komedisi burada başlıyor. "Günaydın" sistemin bir selamlaşma biçimi haline getirilince de "Selam", ancak tercihan başvurulacak bir kültür unsuru durumuna düşüyor.

Bir İslam toplumunda "dua" ve "sevgi" niteliği ağır basan selamın, laik toplumlarda bir dindarlık nişanesi bir kimlik notu gibi telakki edilmesi bundandır. öyleyse şimdi Hz. Peygamber'in "Selamı yayınız" buyruğu daha bir anlam kazanıyor. Selamı yaymakla İslam'ı yaymak neredeyse özdeş hale gelmiştir. Selam bir tercihtir, günaydın bir başka tercihtir. Ve biri diğeri yerine ikame edildiği için, şunu veya bunu kullanmak : inanç tercihi gibi bir şeydir. Bir görgü kuralının, inanç tercihi haline gelişine dikkatinizi çekmek isteriz.


Bana öyle bir resim çiz ki... Gözlerim açıkken değil, kapatınca göreyim!

Çevrimdışı __MiM__

  • __HiÇ__
  • *****
  • İleti: 9638
  • Teşekkür 51
Ynt: Görgü Kuralları
« Yanıtla #5 : 13 Mayıs 2010, 15:11:53 »
Görgü Kuralları/6


Bir İslam toplumunda selamlaşmanın kendine has bir şekli bulunduğunu belirttikten sonra şimdi selamlaşma tarzı ve bu konudaki kurallara geçebiliriz.

İslam'ın selamı "Esselamü aleyküm" ifadesinde kendisini bulur. Herhangi bir müslümanla karşılaşan diğeri, onunla tanışsın tanışmasın, selam vermeye hazırlanır. Selam vermede önce davranmak daha güzel bulunmuş Selam verilen kişi de, daha güzel ifadelerle mukabelede bulunmalıdır. Peygamberimiz selamda daha güzel mukabelede bulunanları övüyor. Daha güzel mukabeleden kasıt, "Esselamü aleyküm - ALLAH'ın selamı sizin üzerinize olsun" ifadesine " Ve aleyküm selam ve rahmetullahi ve berakatüh." "ALLAH'ın selamı, rahmeti ve bereketi sizin üzerinize olsun" seklinde cevap vermektir. Yani size öncelikle dua edene, sizin daha güzel bir dua ile karşılık vermeniz buyurulmuş. Hz.Peygamber, bu şekilde karşılık verenin, daha çok sevaba mazhar olacağını müjdeliyor.

Selamlaşma müslümanlar arasındaki bir sevgi, duygu ve kardeşleşme ilişkisidir. Hz. Peygamber, müslümanın sadece müslümanı selamlamasını, gayri müslime selam verilmemesini, ancak kendisine bir gayri müslim tarafından selam verildiği takdirde "Ve aleyküm" diye mukabelede bulunulmasını emretmiş. Ancak müslümanlar, ehli kitabın birlikte bulunduğu bir topluluğa selam verilebiliyor.

Selamlaşmada öncelik, küçüğün büyüğe, binekli olanın yürüyene, yürüyenin oturana, azın çoğa selam vermesi şeklinde düzenleniyor.

İki mü'min kısa aralıklarla birbirleriyle karşılaşsa dahi selamlaşmaları emrolunmuş. Şimdi karşılaşıp, selamlaştığınız bir kardeşinizle iki sokak ilerde yeniden karşılaşsanız ona selam veriniz.

ALLAH'dan ona selamet, güven rahmet ve bereket dileyiniz. O da size mukabelede bulunsun. Bir yönden kardeşliğiniz güçlenecek, diğer yandan her ikinizi dualarınızın bereketi saracak Hz. Peygamber'in "Selamı yayınız" buyruğu, günlük hayatımızın ayrılmaz bir parçası olmalı.

Evinize girdiğinizde, eşinize ve çocuklarınıza selam veriniz. Hz.Peygamber böylece "Size ve ev halkınıza bereket yağacağını" müjdeliyor.

Hz. Peygamber çocuklara da selam verilmesini buyurmuş. Demek ki, çocuklara selam vermeyi ve almayı öğretmemiz gerekiyor.

Kadın ve erkeğin selamlaşmasında bazı ölçüler konulmuş. Selamlaşma kadın ve erkek her müslümanın görevi. Ancak burada mahremiyet ölçülerini gözetmek gerekiyor. Erkek zevcesine selam verecek. Zevcesi de kocasına. Erkeğin, mahremi olan kadınlar ve yanlış anlaşılma korkusu bulunmayan yabancı kadınlarla selamlaşmasında da bir mahzur görülmemiş. Ancak, yanlış anlaşılma endişesi söz konusu ise yabancı kadınlara selam vermek uygun bulunmamış. Burada, İslam'ın bilinen mahremiyet kaidelerine uyulacak. Kadının kadına selam vermesinde ise genel kurallar uygulanıyor.

Selam yalnız bir toplulukla karşılaşıldığında değil, topluluktan ayrılırken de verilecek. Hz. Peygamber, bir kimse, bir cemaatten ayrılırken o cemaatin selamlanmasını buyuruyor. Bu selamın şekli de diğerinin aynısı.

Uzakta bulunan bir müslümana selam yollamak da Hz. Peygamber'in sünnetleri arasında. Hz. Peygamber, babasından selam getiren bir çocuğa "Aleyke ve ala ebîke Esselam - Selam senin ve babanın üzerine de olsun" şeklinde karşılık vermiştir. Gıyaben selamlaşmak, Hz.Peygamber'in mektuplarında da yer almıştır. Hz. Peygamber mektuplarına besmeleden sonra selam ile başlamış böylece, bunu bizim için de bir hayat prensibi olarak vaz'etmiştir.

Bana öyle bir resim çiz ki... Gözlerim açıkken değil, kapatınca göreyim!

Çevrimdışı __MiM__

  • __HiÇ__
  • *****
  • İleti: 9638
  • Teşekkür 51
Ynt: Görgü Kuralları
« Yanıtla #6 : 13 Mayıs 2010, 15:15:20 »
Görgü Kuralları/7


Doğum, önemli bir içtimai hâdisedir. Bir çocuğun doğumu, aile ile birlikte, büyük bir çevreyi etkiler. Geniş mânâsıyla, İslâm toplumuna bir sevinç huzmesi daha inmiştir. Bu yönüyle, her doğan çocuk bütün İslâm toplumunun bir sürûr kaynağıdır. İslâm toplumu, her doğan çocukla, kendi bünyesine yeni bir üyenin katıldığını hisseder. Ondan etkilenir ve onu etkiler.

Kendi toplumuna yeni bir üyenin katıldığının şuurunda olan İslâm'ın, bu önemli olayı, belirli bir görgü çerçevesine almaması düşünülemez. Bu, hem yeni doğanın, diğer bir ifadeyle, İslâm toplumunun yeni üyesinin, hem de bizatihi toplumun kendisinin ihtiyacıdır. Yeni doğana itina, İslâm'ın bizzat, kendi toplumuna itinasıyla eşdeğerdedir.

DOĞUMDAN ÖNCE

İSLÂM doğum öncesinden itibaren, görünür bir titizlikle hareket eder. Bebek bekleyen anneyi, âdeta bir şefkat hâlesiyle sarar. Çevre anneye büyük ihtimam gösterir. Onun, İslâm toplumunun yeni bir üyesini taşıdığını asla unutmaz. Çocuğa zarar verecek işlere onu koşmaz. Anne bizzat kendisi de bu ihtimam içindedir. Taşıdığı bebeğin, daha ilk aylardan itibaren öğrenme sürecine girdiğini düşünerek, ruh dünyasında İslâm'ın sağlıklı havasını taşımaya, fizik olarak İslâm'ın yasakladığı tavırlardan kaçınmaya itina eder. Sigara ve benzeri şeyleri kesinlikle düşünmez.

İSLÂM, yeni doğanı dualarla karşılıyor. Hz. Peygamber, Hz. Fatıma'nın doğum yapacağı sırada, kendisine haber verilmeden çocuğa bir şey yapılmamasını tembih etmiştir. Doğum olduktan sonra çocuk, göbeği sarı bir bezle sarılmış halde kendilerine getirildiğinde, bu sarı bezi çözdürmüş ve beyaz bir bezle sardırmıştır. Ondan sonra bir hurmayı ağzında ezmiş ve mübarek parmaklarıyla, bu ezilmiş hurmayı çocuğun ağzının içine sürmüşlerdir. Daha sonra da duada bulunmuşlardır. Hz. Peygamber'in benzeri müteaddit davranışları, müslümanların doğum sonrası davranışlarına belli bir çerçeve getirmiştir. Bunları şu şekilde sıralayabiliriz:

TAHNİK: Bu kelime, hurmanın ezilerek çocuğun ağzının içine sürülmesi anlamına gelmektedir. Peygamberimizin bir sünnetidir. Peygamberimizden sonra bu sünnet, her bölgenin, her semtin veya her ailenin takva ehli, âlim ve faziletli kişileri tarafından sürdürülmüştür. Doğum olduğunda böyle bir kişi davet edilmiş ve bebeğin ilk gıdasını sunması, ilk ezanını okuması ve ilk duasını yapması rica edilmiştir. Böylece çocuğun bünyesine ilk gıda, alim, faziletli ve takva sahibi bir kişi tarafından konulmuştur.

EZAN VE DUA: İlk gıdanın peşinden bebeğin ruhuna ilk seslenişe sıra gelmektedir Bunu da aynı âlim ve faziletli kişi yapabilir. Burada kural, bebeğin sağ kulağına namaz ezanı gibi ezan okunması, sol kulağına da kaamet okunmasıdır. Hz. Peygamber, böyle yapıldığı takdirde bebeklerde herhangi bir ruhî arazın olmayacağını belirtmiştir.Ezan ve kaametten sonra yapılacak olan ise çocuğa hayır duada bulunmaktır. Hz. Peygamber bebeklere dua ederken onlar için bereketli bir hayat dilemiştir. Rızkının bol olması, hayırlı bir ömür yaşaması, ALLAH'ın kötülüklerden koruması da Hz. Peygamber'in çocuklara yaptığı dualarda yer alan hususlardandır. Demek, çocuk için güzel olan şeyleri istemek gerekiyor. Sahabe de, yeni doğan çocuklar için duada bulunurken, ALLAH'tan, çocuğun dini ve aklı hususunda hayırlı bir gelişme temenni ederlerdi.

MÜJDE: Bir doğumun, yalnız ailesi için değil, İslâm toplumu için bir müjde olarak   kabul edilmesi gerektiğini belirtmiştik. Bu müjdenin sevincini yaşamak gerekir.

ALLAH'a şükrü ifâ ettikten sonra, diğer müslümanların da bu sevince katılmasını sağlamak üzere, İslâm toplumları ilk zamanlardan itibaren bazı davranışlar geliştirmişlerdir. Bunun birisi, doğum için müjde getireni sevindirmektir. Hz. Peygamber, kendisine oğlu İbrahim'in doğum müjdesini getirene hediyeler vermiştir. Peygamberimizin arkadaşları da, doğumun ardından ziyafet vermişler, en azından yakın çevrelerinin, bu neş'eye ve çocuk için duaya katılmasını temin etmişlerdir, Burada önemli bir hususu belirtmemiz gerekiyor. O da, doğum neş'esini belirtirken, kız ve erkek çocukların ayırt edilmemesidir. Her doğan, aileye ve İslâm toplumuna ALLAH'ın bir lütfû olarak telakki edilmeli, bu emanete ona göre itina edilmelidir.

Bana öyle bir resim çiz ki... Gözlerim açıkken değil, kapatınca göreyim!

Çevrimdışı __MiM__

  • __HiÇ__
  • *****
  • İleti: 9638
  • Teşekkür 51
Ynt: Görgü Kuralları
« Yanıtla #7 : 13 Mayıs 2010, 15:17:54 »
Görgü Kuralları/8


Doğumun hemen ardından, çocuğa karşı ilk görevlerimiz başlıyor. Bunlar Hz.Peygamber tarafından belirlenen görevler ve ilki çocuğa isim koymak. Bu konuda ölçü "ismin güzel olması." Hz. Peygamber, kıyamette isimlerimiz ve babalarımızın isimleri ile çağrılacağımızı belirterek, çocuğa güzel isim konulmasını öğütlüyor. Bu konuda örnekler veriyor. Güzel bulmadığı isimleri değiştiriyor.

PEKİ güzellik ölçüsü ne? Hz. Peygamber bu konuda bazı genel ölçüler vermiş. Mesela, bizzat kendileri isim koymuşlar, bazı isimleri güzel bulmayıp değiştirmişler. Peygamberimizin bu örneklerinden anladığımız kadarıyla, çocuğa İslâm'ın inanç ölçülerine uymayan isimler konulması güzel bulunmuyor. Bu sebeple, o zaman konulan ve put isimlerine izafe edilen "Abdüluzza-Uzza putunun kulu" gibi isimler kişi İslâma geçince değiştirilmiş. Aynı şekilde İnsan değerini küçülten, vahşeti, İslâm'ın benimsemediği işleri çağrıştıran isimler de müslümanlar tarafından çocuklara ad olarak konulmamış. Mesela Hz. Peygamber "Acı" anlamına gelen "Mürre" ile "Savaş" anlamına gelen "Harb" isimlerini değiştirmiş. Aynı şekilde "Siyah" anlamına gelen "Esved"i, "Beyaz" anlamına "Ebyaz" yaptırmış.

Bu örneklerden, ülkemizde moda sürüklenişlerle çocuklara konulan bir çok ismin, İslâm'ın isim konusundaki hassasiyeti ile uyuşmadığı söylenebilir. Daha doğrusu, isim konusunda müslüman bir toplumun hassasiyetini gün geçtikçe yitirmekteyiz. Anne-Baba, çocuğuna bir "kıyamet günü sorumluluğu" içinde değil, kendi basit ve gelip geçici hevesleri ile isim vermektedir. "Eylem, Devrim, Savaş vb." herhalde, Türkiye'den hiç eksik olmayan anarşi hareketleri ve bu hareketler içinde buluşup evlenen iki gencin çocuklarına armağanlarıdır(!)Anne baba kendi ruhi hercümerçlerini çocuklarına yansıtmışlardır, yanlışlarının bedelini biraz da onlara ödetmişlerdir. "Kaya, Budak, Tarkan..." gibi isimler de öylesine toplumu etkileyen modaların ürünüdür.

OYSA isim, bir kültürü yansıtır, bir kültürün içinde oluşur. Çağımızda bir çığ gibi gelişen İslâm'ı seçme hareketlerine bakınız. Müslüman olan her ferd bir "kimlik" endişesi içinde hareket ederek, derhal ismini değiştiriyor. Çünkü yeni bir dünyaya girdiğinin şuurunda. Yeni bir dünyaya girerken İslâm'ın her emrini uygulama hassasiyeti gösteriyor ki bunun en önlerinde de isim geliyor. Yani, yeni bir dünyaya adımınızı attıktan sonra ilk yapılacak şey, kimliği düzeltmektir. Çünkü, bu yeni dünyada sizi adınızla tanıyacaklardır.

ÜLKEMİZ insanları, İslâm'ı bir kültür olarak algılama hadisesinde, bu hassasiyeti kaybetmiş durumdalar. Bu da, İslâm'ı toplum olarak yaşamakla orantılı bir hadise. İslâm'ı bütün olarak yaşayan bir toplumda, belki yeterince dini salabet göstermeyen kişiler bile, çocuğuna isim seçerken, toplum dışına düşmeyi aklına getirmez, bir gelenek halinde bile olsa, İslâm kültürünün isme verdiği önemi dikkate alırdı. Bugün, toplum, kültür yönünden tam bir alabora halindedir. İslâmî tavırlar gelenek halinde kaldıkça, şuurla temessül edilmedikçe sür'atle oluşturulan başka kültürlerin geleneği ile hayat alanından kovulmakta ve toplumun güzelim hasletleri, yerini, eski deyimle "alafranga" özentilere terketmektedir. Mesela "Pelin" ismi size ne söylemektedir? Oysa "Joseph" bir kültürdür, "Abdullah"da öyle. "Ömer, Ali, Ayşe"de öyle. "Pelin" ise bir kimlik alaborasının ürünüdür.

Çocuğu isimlendirirken güzelliği İslâm kültürü içinde arayanlar, onun ölçüsünü bulacaklardır. Öyleyse anne-babanın ilk kazanacağı şey bir müslüman hassasiyetidir.

Bana öyle bir resim çiz ki... Gözlerim açıkken değil, kapatınca göreyim!

Çevrimdışı __MiM__

  • __HiÇ__
  • *****
  • İleti: 9638
  • Teşekkür 51
Ynt: Görgü Kuralları
« Yanıtla #8 : 13 Mayıs 2010, 15:21:01 »
Görgü Kuralları/9


Ebû Hureyre (r.a.)'den rivayet edilmiştir. "İbrahim aleyhisselam seksen yaşında ölduğu halde (Şam civarındaki) Kaddum köyünde sünnet oldu."



Doğumdan sonra ebeveynin üzerine çocukla ilgili iki görev daha düşüyor: Sünnet ve Akika. Yukarıya alınan hadis-i şerifin de gösterdiği gibi sünnet müslümanlara Hz. İbrahim Aleyhisselam döneminden kalma bir islami örftür. Hz. Peygamber de bu örfü kendi çağında devam ettirmiş, müslümanlara, uyulması gerekli bir sünnet halinde bırakmıştır.

Sünnet çağı, doğumdan kısa süre sonra başlayıp, buluğ çağına kadar uzanmaktadır. İlk yaşlarda sünnet yaptırılabileceği gibi, buluğ çağına kadar herhangi bir zamanda da sünnet yaptırılabilir. Ancak buluğ çağının geçirilmemesi gerekir. (İhtida durumlarında daha ileri yaşlarda da sünnet gereği ortaya çıkabilir. Bu, konumuzun dışındadır.) Sünnetin buluğdan önceki yaşlarda yapılması İslam örfünde daha uygun görülmüştür.

Çocuğun hayatındaki bu önemli gün dolayısıyla, genellikle bir merasim düzenlenmektedir. Bu, Hz. Peygamber döneminde de yapılan bir uygulamadır. Sünnet dolayısıyla bir kaç kurban edilmekte ve eğlence düzenlenmektedir.

Ancak bütün bu merasimler, İslam'ın genel ölçüleri çerçevesinde vuku bulmakta ve çocuğun çektiği ezayı unutturmayı hedeflemektedir. Yoksa çocuğu bahane edip büyüklerin eğlendiği ve içki vs. gibi İslam dışı uygulamaların sergilendiği günümüz sünnet düğünleri tabiî ki, bizim çerçevemiz içinde yer almamaktadır. Sünnet düğünlerini bir israf sergilemesi haline dönüştürmek de doğru bulunmamaktadır. İslam'ın genel ölçüleri, hiçbir olay vesile edilerek değiştirilemez. Bugün sünnet dolayısıyla düzenlenen Kur'an ve mevlid merasimleri, dualar... bu töreni güzelleştiren vesileler halindedir.

SÜNNET için yapılan davetlere icabet güzel bulunmuştur. Çocuğa hediye vermek ise her zaman güzeldir. Sünnet dolayısıyla da bir hediye verilebilir. Ancak bunu da, nefsi bir yarış haline getirip, hediye açık artırması düzenlemek genel ölçülere sığmamaktadır. Hediyenin para değeri değil, çocuğun sevindirilmesi önemlidir.

AKİKA: Bu, doğum kurbanı olarak nitelendirilebilir. Çocuk doğduktan sonra yedinci günde kesilmesi uygun görülmüşse de, buluğ çağına kadar kesilebileceği belirtilmiştir. Hz. Peygamber torunları Hasan ve Hüseyin (r.anhüma) için birer koç kurban etmiş ve.Hz. Hüseyin için kesilen kurbanın bir budunu ebeye verdirmiştir. Kurban kesiminde erkek ve kız çocukları birbirinden ayrılmaz. Akika kurbanının etinden hem aile efradı yer, hem de hediye edilir. Kurban kanından çocuğun alnına sürülmesi uygun bulunmamıştır.

TASADDUK: Doğumdan sonra yedinci günde yapılacak işler arasında bir de çocuğun başının tıraş edilmesi ve saçların ağırlığınca altın veya gümüş tasadduk edilmesi vardır. Hz. Peygamber Hz. Hasan ve Hüseyin'in doğumuyla bizzat ilgilenmiş ve kızına, torunlarının saçlarını kestirip, ağırlığınca tasaddukta bulunmasını emretmiştir. Diğer torunları için de aynı uygulamayı yaptırmıştır. Hazreti Hüseyin'in saçının 1 dirhem geldiği ve bunun karşılığı gümüşün sadaka verildiği rivayet edilmektedir.

* * *

Görüldüğü üzere çocuk, doğumundan itibaren dualar, sadakalar kurbanlar arasında hayattan gün almaktadır. Bu, Hz. Peygamber'in ve tabiatıyla İslam'ın, bir çocuğun doğumuna ne kadar önem verdiğini, onu nasıl bir şükür duygusuyla karşıladığını gösteriyor. Hz. Peygamber'in "Evleniniz, çoğalınız, ben mahşer günü sizin çokluğunuzla iftihar ederim" buyurması da çocuğa gösterilen bu sevinç duygusunu izah etmiyor mu?

Bana öyle bir resim çiz ki... Gözlerim açıkken değil, kapatınca göreyim!

Çevrimdışı __MiM__

  • __HiÇ__
  • *****
  • İleti: 9638
  • Teşekkür 51
Ynt: Görgü Kuralları
« Yanıtla #9 : 13 Mayıs 2010, 15:24:48 »
Görgü Kuralları/10


ANADOLU'DA bir söz vardır:

"Hısımın kim, yakın komşun"der halkımız. Aslında bu ifade Hz. Peygamber'in bir hadisi şeriflerinin mealen söylenmiş şeklidir. Hz. Peygamber de "Cibril, bana durmadan komşuya iyilik yapmayı tavsiye etti. Öyle ki bu tavsiyeden, komşuyu komşuya varis kılacağım zannettim" buyurur. Mirasçı olmasına ramak kalmış bir yakınlık... İşte Peygamber dilinde komşunun yeri.

Hz. Peygamber, müteaddit hadisi şeriflerinde, komşusu ile iyi geçinmeyen, "komşusunun şerrinden emin olmadığı kimsenin" ağır mes'uliyetler taşıyacağına işaret buyururlar. Hz. Peygamber bunlar için "Tam mü'min olmaz", "Cennete girmez" gibi ifadeler kullanır. Kur'an'da da, ALLAH'a ve ahiret gününe imandan sonra anaya, babaya, akrabaya, yetimlere, yoksullara, yakın ve uzak komşuya... iyilik etmemiz emr olunur. Hz.Peygamber ise bunun zıddından sakındırır: "ALLAH'a ve Kıyamet gününe iman edenler, komşusuna eziyet etmesin."

* * *

İSLAM, yuvayı inşadan sonra, toplumu inşaya, yanyana bulunan iki evin insanlarını birbirine ısındırmakla başlar, İslam'da komşuluk sınırları, bir ezan sesinin ulaşabileceği uzaklıktan, bütün bir şehri kapsayacak ölçüye kadar genişletiliyor. Kapı bir komşunuz gibi, bütün bir şehir halkıyla da komşu addediliyorsunuz. Onun için Peygamberimiz, "Komşusu açken kendisi tok yatan bizden değildir" diye buyururken, bazı İslâm alimleri, "Bir beldede bir kişi açlıktan ölürse, bütün şehir halkı, o kimsenin ölümünden sorumludur" demişlerdir. İslam, toplumunu, yuvadan başlayarak, komşuluk ilişkileriyle belde belde örüyor demek ki. Bu örgünün ilmekleri ise, sevgi, şefkat, iyilik duygusu, merhamet ve kardeşlik hislerinden oluşuyor. "Komşunuz açken siz tok yatmayacaksınız." Demek ki, komşunuzun karnının doyması, sizinki kadar önemli, bir İslam toplumunda.

Hz. Peygamber, komşuluk ilişkilerinde nelere riayet edileceğini sayıyor:

1-İstediği takdirde borç vermek, yardım dilerse, yardım etmek, muhtaç olduğu zaman bağışta bulunmak.
2-Hastalandığında ziyaret etmek. Ölümü halinde namazını kılıp, kabre götürmek.
3-Sevinçli anlarında onun gibi sevinip, tebrik etmek.
4-Bir musibete uğradığında onun kadar üzülüp, teselli etmek.
5-Yemek pişirdiğinde kokusu ile onu imrendirmemek, yahut bir miktar da ona ikram etmek.
6-Müsadesini almaksızın havanın ve ışığın evine gelişini engelleyecek şekilde binayı yükseltmemek.
7-Meyve alındığında ya ona da ikram etmek, ya da eve gizlice getirmek.
8-Çocuklarınızın, komşu çocuklarının kıskançlıklarını ve öfkelerini çekecek bir yiyecek, elbise veya binek (ya da oyuncak) ile ortaya çıkmaması...

Hz. Peygamber bunları saydıktan sonra "Size ne söylediğimi anladınız mı? ALLAH'ın kendilerine merhamet ettiği çok az kimse dışında komşu hakkını kimse eda edemez" diye ekliyor.

GERÇEKTEN bu sayılanlar, bütün bir insan ilişkilerini kapsayan çok şümullü psikolojik değerlerdir. Hz. Peygamber komşuya, sizin evinizin bir parçası gibi bakıyor. Tabii, size de onun evinin bir parçası gibi. Hz. Peygamber, bütün bir İslam toplumunu böyle değerlendiriyor. Öyle ki, bu ilişkilerde müslüman gayrı müslim .ayırımı yapmıyor. Şefkat, İslamın ülkesinde bütün bir toplumu sarıyor. Şefkatin ilk neş'et ettiği yer ise yuvadan sonra komşu ilişkilerinde...

BUGÜNÜN kitleleri yığınlaştıran sanayi toplumunda komşuluk ilişkileri... Apartmanda, gecekonduda komşuluk ilişkileri... Değerlerin harman gibi savrulduğu, gemisini kurtaranın kaptan sayıldığı, insanların birbirlerine karşı hiç bir mes'uliyet duymadığı, yandaki dairede ölenin ölümünden, ancak ceset kokuştuğu zaman haberdar olunabildiğı bir toplum yapısında komşuluk ilişkileri... Ne kadar zor değil mi? Ve İslam'ın iklimi ne kadar sıcak, ne kadar güzel değil mi? Komşunuzun ırzı, malı, canı kendinizinki kadar aziz bilinecek. Kem gözle bakmayacaksınız. Haset etmeyeceksiniz. Sevincine ortak olacaksınız. Kederini paylaşacaksınız. Sadece maddi ilişkilerde değil, ruh yapışı olarak da bir şefkat ortamı kurma çabasıdır bu. Bugünkü çarpık ortamı yaşamak zorunda kalan müslüman, İslâm'ın komşuluk ilişkilerine getirdiği rahmet ve şefkat havasım çevresine yayarak, bir tebliğ görevini ifa edebilir. Çevresine İslâm'ın ikliminden esintiler getirebilir.

Bana öyle bir resim çiz ki... Gözlerim açıkken değil, kapatınca göreyim!

Çevrimdışı __MiM__

  • __HiÇ__
  • *****
  • İleti: 9638
  • Teşekkür 51
Ynt: Görgü Kuralları
« Yanıtla #10 : 13 Mayıs 2010, 15:29:48 »
Görgü Kuralları/11

NESLİN devamı, insan hayatının temel kanunlarından biri. İnsan, neslinin devamını sağlayacak biçimde iki farklı varlık halinde yaratılmış ve bu iki varlığa, belirli ölçüler çerçevesinde bir araya gelme ve insan soyunu, muayyen bir vakte kadar sürdürme görevi verilmiş. Demek ki, iki farklı varlığın (yani kadın ve erkeğin) hayatın bir döneminde yollarının kesişmesi ve ondan sonra birlikte yürümeye başlamaları "neslin devamı" kanunu çerçevesinde gerçekleşen bir olay. Buradan çıkan bir diğer sonuç, neslin devamını sağlamaya yönelmeyen bir araya gelişlerin bu esaslı hayat kanunu ile çeliştiği gerçeği.

"Neslin devamı" kanunu "neslin niteliği meselesini de beraberinde getiren bir olay. Yani doğmak, neslin devamında bir gelişme noktası ise, hayatı belirli ölçüler içinde yürütmek de, neslin devamında başka gelişmeler bütününü meydana getiriyor. Onun için doğumla başlayan ve neslin devamı kanunundan ayrı düşünülemeyecek görevler söz konusu. Hele, çocuğun manevi dünyasını dokumak görevi ana ve babaya verilmişken...

DEMEK Ki neslin devamı, insan tarafından bazı merhaleler içinde hayata yansıtılıyor. Bunları şöyle sıralayabiliriz:

1- Kadın ve erkeğin hayatlarını birleştirmeleri, yani evlenmek. Buna göre, evlenmeme yönünde ortaya konacak davranışlar gibi, evliliği dejenere etme yönündeki akımlar da, temelde neslin devamı kanunu ile çatışan, dolayısı ile, insanın ana yaratılış kanunlarına aykırı davranışlardır.

2- Neslin devamında ikinci merhale çocuk sahibi olmaktır. Evlenmenin idealinde çocuk sahibi olmak vardır. Öyleyse, kadın ve erkeğin hayatlarını birleştirmesini sırf bir "şehvet buluşması" na dönüştürmek ve çocuğun doğumunu engellemek, neslin devamı kanunu ile çatışmaya girmektir. Ne ekonomik şartlar, ne kadının kendisine biçtiği sosyal konum, ne baba ve annenin özel duygu ve hesapları çocuğun doğumunu engelleyici bir tarzda ortaya konamaz.

3- Çocuğu, yaratılışındaki safiyet içinde hayata hazırlamak, onun kişiliğindeki safiyeti ve İslam özünü bozmamak. Hayatı yalnız başına değerlendirmeye başladığında, sağlam değer ölçülerine kavuşmuş olmasını sağlamak.

Bütün bunlar, kadının ve erkeğin hayatını bir kurallar bütünü ile çerçevelemeyi gerektiriyor. Evliliğin karar merhalesinden çocuğun hayata atılışına kadar geçen sürede, hepsi "neslin devamı" çerçevesinde kümelenen kurallar bütünü...

KURALLAR
daha arayış safhasında başlıyor. Bu noktada, iki tarafı da bağlayan esaslar var. İlk kural niyetin güzelliği. Hz. Peygamber "Niyetiniz neyse onun ecri ile karşılaşırsınız" diye buyurmuştur. Her iki taraf "Kötü kadınlar kötü erkeklere, kötü erkekler, kötü kadınlara, temiz kadınlar temiz erkeklere, temiz erkekler, temiz kadınlara yakışır" şeklindeki ilahî beyanın içinden "temiz" olan buluşmayı sağlamak için yola çıkacaklar, ALLAH'tan böyle bir buluşmayı gerçekleştirmek için yardım niyaz edecekler.

Böyle güzel bir duadan sonra sıra ölçü belirlemeye geliyor. Ölçünüz güzel olacak ki, arayışınız güzel bir sonuç yersin. Bunun için de son derece sağlıklı ölçüler belirlenmiş.

Hz.Peygamber "Kadın malı, soyu-sopu,güzelliği ve dindarlığı için nikahlanır. Sen dindar olanını tercih et." buyuruyor. Bu hadisi şerifleriyle Peygamberimiz, bizlere, bir ölçü değerlendirmesi yapmaktadır. Bir başka hadisi şerifte ise "Dünya metaının en hayırlısı olarak saliha bir kadın" gösterilmektedir.

Hz. Peygamber' in ölçüsünde, ilk sırayı dindarlık almaktadır. Zenginlik ve güzellik de, bir değer ölçüsü olarak şüphesiz ele alınabilir. Ancak dindarlığı görmezden geldirecek bir güzellik ve zenginlik tercihe şayan bulunmuyor. Hatta Hz. Peygamber "Kadını malı ve güzelliği için nikahlayan kimse ondan mahrum edilir" buyuruyor. Kadının şahsiyetini bile ikinci plana atan bir güzellik ve zenginlik tutkusu, zaten sağlıklı bir evliliğin temeli olamaz. Öyleyse önce dindarlık... Güzellik, mal mülk ve soy-sop ikinci derecede tercihler...

Hz. Peygamber'in başka bazı olaylarda ortaya koyduğu tavırlardan bekarlığı, gençliği, velûdiyeti (kısır olmamayı, çocuk yapabilme özelliği) az mihir talebini, aile çevresinin nezahetini ve denkliği de birer tercih unsuru olarak belirttiklerini görüyoruz. İslam alimleri, bu özelliklerle birlikte "akraba olmama"yı da tercih unsuru olarak zikretmişlerdir.

İMAM-I GAZALİ DE, İslamın genel ölçüleri çerçevesinde, "dindarlık ve güzel ahlak"ın kapsayacağı bazı özellikler kaydetmektedir. Gazalî, bir eski Arap sözünü hatırlatmakta ve altı tür kadınla evlenilmemesini salık vermektedir:

Çokça şikayette bulunan, sürekli inleyen (ennane), kocasına karşı sürekli 'ben senin için şunu yaptım, bunu yaptım' diye başa kakan (mennane),

Kocasının yanında başka bir erkeğin iyi özelliklerini sayan (hannane), her şeyde gözü olan ve kocasını sürekli onu almaya zorlayan (haddake), bütün gün boyunca süslenip bezenmeye çalışan (berraka), çenesi düşük olan (şeddaka) kadınlar, İmam-ı Gazalî'nin evlenmekten sakınılmasını öğütlediği kadınlardır.

ŞÜPHESİZ
, evlenmekte ölçü sırf erkeğin kadına bakışında geçerli değildir. Kadın da, evleneceği erkekte belirli ölçüler arayacaktır. Hz. Peygamber tarafından belirlenen ölçüler, aynı zamanda kadının erkeğe bakışında da birer kıstas olabilir. Dindarlık, ahlak güzelliği, velûdiyet, denklik, akraba olmamak, neseb nezaheti v.s. gibi..

Bana öyle bir resim çiz ki... Gözlerim açıkken değil, kapatınca göreyim!

Çevrimdışı __MiM__

  • __HiÇ__
  • *****
  • İleti: 9638
  • Teşekkür 51
Ynt: Görgü Kuralları
« Yanıtla #11 : 13 Mayıs 2010, 15:33:48 »
Görgü Kuralları/12

EVLENECEK adayların, birbirlerinde belirli özellikleri aramaları demek, talip olmadan önce, birbirleri hakkında yeterli bilgiye sahip olmaları demektir. Bunun için, evlenecek adayların, karşılıklı olarak birbirleri hakkında bilgi sahibi olmak için araştırma yapmaları teşvik olunmuştur. Bu bilgilenme, hem adayların yakın çevrelerinden ve tanıyanlarından sormak suretiyle, hem de belirlenen ölçüler içinde karşılıklı görüşmek suretiyle, mümkün olabilecektir.

Adayların birbirlerini daha iyi tanıyabilmeleri için belki ilk teşebbüs yakın çevrelerden ve tanıyanlardan olacaktır. Her iki taraf, birbirlerini evvelce zikrettiğimiz özellikler açısından sorup tanıyacaktır. Ahlakını, İslâm'a bağlılığını, dini hayatını, takvasını sorup öğrenecektir. Yine soyu-sopu, aile çevresi, arkadaşları bedeni ve özellikle ruhi özürleri olup olmadığı, denklik açısından kültürel ve malî bünyesi araştırılacak konulardandır. Bütün bu araştırmalar, insana bir değerlendirme imkanı verir. Bunlardan kimi olmazsa olmaz özelliklerdir. Kimi de kişiden kişiye değişecek değerdedir. İnsan bilgiyi toplar, seçimi kendisi yapar ve böylece sorumluluk da kendisine ait olur.

Böyle bir konuda bilgisine başvurulan kişi, doğruyu söylemek durumundadır. Eğer kusurlar söz konusu ise, onları da belirtmek uygun görülmüş vebal açısından bir mahzur telakki edilmemiştir.

Bu konuda, bizzat Hazreti Peygamber'in canlı bir örnekleri vardır. Bir kadın Hazreti Peygambere, üç kişiden evlenme teklifi aldığını, bunlar hakkında kendisine ne tavsiyede bulunacağını soruyor. Hazreti Peygamber (s.a.s.)'da ona, sayılan kimselerden birinin "sopasını kadınların üzerinden kaldırmayan" özellikte olduğunu, diğerinin "parasız pulsuz birisi" olduğunu belirtiyor ve evlenmek üzere üçüncü kişiyi tavsiye ediyor.

Evlilik konusunda bilgisine başvurulan kişi, iyi veya kötü, doğruyu söylemek durumunda olmakla birlikte, haktan da ayrılmamak zorundadır. Onun için kesin bilmediği konularda konuşmaktan kaçınmalı, soranda şüphe uyandıracak tavırlar ortaya koymamalıdır. Burada "gıybet" sınırını gözetmek çok önemlidir.

Bilgi edinmek için muhit ararken de, ilgili kişi veya aile hakkında sübjektif olabilecek insanlardan uzak bulunulmalıdır. Bu hem ailenin çok yakınları, hem de o aile ile uyumsuzlukları olan çevreler için böyledir.

GÖRÜŞMEK:

Tanıma konusunda bir diğer yol, evlenecek kişilerin birbirlerini görmeleridir. Bu konuda Peygamberimiz (s.a.s.)'in açık tavsiyeleri bulunmaktadır. Bir hadis-i şerifle "Evlenmek istediğin kadına bak. Çünkü (evlenmeden önceki) görmen, aranızdaki izdivacın başarılı olmasını daha iyi sağlar." buyurulmuştur. Diğer bir hadisi şerifte ise Hazreti Peygamber bir sahabiye "Git ona bak. Çünkü Ensar kadınlarının gözlerinde bir tür hastalık vardır." buyurmuşlardır. Bu görüşme, adayların birbirlerini daha yakından tanımalarına imkan verecektir.

ANCAK, görüşme, bizim inanç ölçülerimizde belli kayıtlara bağlanmıştır. Burada ana kural, birbirlerine nikah düşen kadın ve erkeğin yalnız olarak bir arada bulunmamalarıdır. Buna İslâm ıstılahında "halvet" olmamaları şeklinde anlatılır. Demek ki, böyle bir tanıma görüşmesinde de kadın ve erkek, yalnız başlarına değil, ailesinden üçüncü bir kişinin refakatinde olacaklardır. Böylece her şey adap içinde ve istikbalde hayırlı, ALLAH rızasına uygun bir izdivacı oluşturmak kaygusu ile yürütülecektir.

Bana öyle bir resim çiz ki... Gözlerim açıkken değil, kapatınca göreyim!

Çevrimdışı __MiM__

  • __HiÇ__
  • *****
  • İleti: 9638
  • Teşekkür 51
Ynt: Görgü Kuralları
« Yanıtla #12 : 13 Mayıs 2010, 15:38:25 »
Görgü Kuralları/13


TARAFLARIN birbirini yeterince tanımasından sonra, izdivaç için talep safhası (Dünür) gelir. Burada, İslam'ın genel ölçüleri korunmak şartıyla, değişik uygulamalar yapılabilir.

Erkek, bizzat hanımın kendisine izdivaç teklifinde bulunabilir.

Hanımın velisine müracaatta bulunulabilir.

Bizzat hanımın velisi tarafından erkeğe, kızıyla izdivaç etmesi için teklifte bulunulabilir.

Bunların hepsinin, İslam geleneği içinde uygulaması vardır. Ancak tümünde iffet, nezahet, nezaket, karşılıklı haysiyetlerin korunması, gözetilmesi esastır.

Erkek, hanıma bizzat izdivaç teklifinde bulunduğunda, bunu mutlaka İslam'ın ana ölçüleri içinde gerçekleştirmesi gerekir. Kur'an'da "Kadınları nikahla isteyeceğinizi çıtlatmanızda ve böyle bir arzuyu gönüllerinizde saklamanızda sizler için vebal yoktur. Ancak kendileriyle gizlice vaadleşmeyin" buyurulmaktadır.

Demek ki, kadına idzivaç teklifini hissettirmek, Türkçe'nin güzel ifadesiyle "çıtlatmak" var, ancak gizlice vaadleşmek yok. İslam, serbest ilişkiye zemin hazırlayacak hiçbir teşebbüse izin vermemiş.

İslam geleneğinde, talep safhasında uygulanan daha çok, veliler aracılığıyla gerçekleşenidir. Burada, edeb ölçülerini kollama düşüncesi ağır basmış olmalıdır. Böylece, nefsî sapmalara karşı da, emniyet sağlanması düşünülmüştür.

Veliler aracılığıyla vuku bulan izdivaç taleplerinde, kızın veya erkeğin rızasının alınması çok önemlidir. Kız veya erkek, benimsemedikleri birisiyle evlenmeye kesinlikle zorlanmamalıdırlar. Hazreti Ömer "Kızlarınızı çirkin erkeklerle ve istemedikleri kimselerle evlenmeleri için zorlamayın. Onlar da sizler gibi iyiyi ve güzeli sever" demiştir. Rıza, özellikle hanım için önemlidir. Veliler, rıza istemeyi, o değilden yapılmış bir hareket olarak görmemeli, onların düşüncelerini rahatlıkla belirtmelerine imkan hazırlamalıdırlar. Bu titizlik içerisinde, kızın ruhî özellikleri de göz önünde tutulmalıdır. Mesela, fikirlerini söylerken utanabileceği düşünülmeli, mümkün olduğunca serbest olabilmesi sağlanmalıdır.

İSLAMİ ilişkilerin son derece rahat olduğu, mü'minlerin birbirlerini yakından tanıdığı ve dini salabetlerinden emin olduğu devirlerde ve ortamlarda, kız velisinin erkeğe bizzat izdivaç teklifi götürdüğü de olmuştur. Bunun için en güzel örnek, şüphesiz Hazreti Ömer (r.a.)'ın Hazreti Osman ve Hazreti Ebübekir'e, kızı Hazreti Hafsa ile evlenmeleri için yaptığı tekliftir. Hazreti Ömer'in teklifleri, her iki büyük sahabi tarafından da kabul edilmemiştir. Hazreti Ömer (r.a.), buna üzülmüştür. Ancak kısa süre sonra, Hafsa (r.a.)'yı Hazreti Peygamber (s.a.s.) zevce olarak istemiştir. Hazreti Ebübekir ve Hazreti Osman ise, ancak Hazreti Peygamber Hafsa'ya talip olduktan sonra, gidip Hazreti Ömer'e durumu açıklamışlar, Hafsa'yı Hazreti Peygamber'in isteyeceğini bildikleri için teklifini reddettiklerini bildirmişlerdir. Böylece, Hazreti Ömer'in gönlünü almışlardır.

Sahabe toplumunda ilişkiler bu derece rahattır. Ancak bu rahatlık, gönüllerin İslam'ın ikliminde terbiye edilmiş olmasından, herkesin de birbirine bu güven duygusu içinde bakmasından ileri gelmektedir. Aynı güven duygusunun oluşması halinde, benzeri bir uygulamanın bugün de yapılmaması için bir sebep yoktur. Çünkü nikah ve izdivaç, İslam'ın dini çerçeve içinde mütalaa ettiği bir olaydır. Müslümanlar evliliği, sırf şehevi bir tatmin hadisesi olarak görmezler. Hz. Peygamber'in "Evleniniz, çoğalınız. Ben diğer ümmetlere karşı sizin çokluğunuzla iftihar edeceğim" şeklindeki hadis-i şerifleri onların ufkunu aydınlatır. Bu bakışla, onlar nikahı, İslam toplumunu büyüten, yenileyen, gençleştiren bir süreç olarak mütalaa ederler. Bu yüzden, bir kız velisinin, bu çerçevede bir izdivacın gerçekleşmesi için teşebbüste bulunmasında bir anormallik aramazlar. Hatta bunu, hayırlı bir faaliyet olarak değerlendirirler.

Talep konusunda bir diğer mesele, başkasının istediği bir kıza, henüz o istek sona ermeden talip olmamaktır. Bu, müslümanların birbirleriyle ilişkilerindeki nezahet yönünden uygun görülmemiştir. Ancak, diğer talep sona erdiğinde, talip olunabilir. Hazreti Peygamber'in bu konudaki hadisleri şöyledir: "Sizden hiçbir kimse din kardeşinin hitbesi (dünürlüğü) üzerine hitbede bulunmasın." Dünürlük üzerine dünürlük uygun bulunmadığı gibi, bir başkasının dünürlüğünü bozmak için entrikalar çevirmek de İslam'ın son derece çirkin bulduğu işlerdendir.

Talep vaki olduktan, kız izin verdikten, veli de muvafakat ettikten sonra sıra nişan törenine gelmektedir.

Bana öyle bir resim çiz ki... Gözlerim açıkken değil, kapatınca göreyim!

 

Sitemap 1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11 12 13 14 15 16 17 18 19 20 21 22 23 24 25 26 27 28 29 30 31 32 33 34 35 36 37 38 39 40