• 02 Temmuz 2020, 20:59:36

Kullanıcı adınızı, şifrenizi ve aktif kalma süresini giriniz

Gönderen Konu: Charles Le Gai Eaton (1921-2010)  (Okunma sayısı 570 defa)

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Ukde...

  • Ziyaretçi
Charles Le Gai Eaton (1921-2010)
« : 18 Ağustos 2010, 23:11:30 »




Eski Ýngiliz Diplomatýn Ýslâm’a Yolculuðu: Charles Le Gai Eaton (1921-2010)




ÝNGÝLÝZ bir aileden ve ayný zamanda savaþ çocuðu olarak Ýsviçre’de doðdum. Doðumum esnasýnda, Birinci Dünya Savaþý’ný sona erdiren son barýþ antlaþmasý, Lozan yakýnlarýnda Türkiye ile imzalanýyordu. Dünyanýn çehresini deðiþtirmiþ olan en büyük fýrtýna geçici olarak durulmuþtu, ama etkileri her yerde görünür durumdaydý. Eskiden kesin olduðuna hükmedilen düþünce ve ahlak anlayýþlarý, ölümcül bir darbe almýþtý.

Ýsviçre’de doðmuþ olsam da, Ýsviçreli deðildim. Annem Fransa’da büyümüþtü ve Fransa’yý diðer bütün ülkelerden daha çok seviyordu, ama ben Fransýz da deðildim. Peki Ýngiliz miydim? Hiçbir zaman kendimi Ýngiliz hissetmedim. Annem Ýngilizlerin soðuk, aptal, akýlsýz ve kültürsüz olduklarýný hatýrlatmaktan hiç býkmadý. O halde nereye aittim? þimdi geriye doðru baktýðýmda, bu tuhaf çocukluðun Ýslâm’a tutunmam için iyi bir zemin teþkil ettiðini görüyorum.

Peki Hýristiyan mýydým? Babamýn dinî inancý, doksan yaþýnda ölüm döþeðindeyken “Orada mutlu bir yer var mý?” sorusuyla sýnýrlýydý. Babamýn ölümünden sonra büyütülme sorumluluðum, anneme kaldý. Annem yaratýlýþ olarak dine kayýtsýz deðildi, ama kurulu dinlerden nefret ederdi. Bu yüzden çocuðunun müstakil bir akla sahip olmasýna destek olmaya çalýþtý.

Ýngiltere ve isviçre’de deðiþik okullara gittim. Elbette bu okullarda Hýristiyanlýkla ilgili dersler de gördüm. Bunlar benim üzerimde tesir yaptý mý derseniz, hayýr! Ne benim ne arkadaþlarýmýn üzerinde bir etkisi olmadý. Bunda þaþýlacak bir þey yok. Din, eðitimin bir boyutu gibi sunulduðunda ve hayatýn tümüne nüfuz etmediðinde, nefes alamaz. Din ya hep ya hiçtir. Ya dünyaya ait her þeyi kendi eteðinde toplar, ya da onlarýn gölgesinde kaybolur. Okulda haftada bir iki kez incil okuyorduk. Hepsi o kadar. Dinin gördüðümüz eðitimin omurgasýný oluþturan diðer ana derslerle hiçbir iliþkisi yoktu. ALLAH tarihe müdahale etmiyordu. Fen dersinde gördüðümüz olaylara karýþmýyordu. Yaþanan olaylarda hiçbir etkisi yoktu. Her þeyi tesadüf ve maddi kuvvetler yönetiyordu.

Oysa ben kendi varoluþumun anlamýný bilmeyi istiyordum. Hayatlarýnda bu ihtiyacý hissedenler, bu hissin açlýk ya da cinsel arzu kadar güçlü olduðunu bilirler. Nereye ve niçin gittiðimi anlamadan, hangi ayaðýmý öne atacaðýmý bilemezdim.

Bilgiyi nerede arayabilirdim? On beþ yaþýna geldiðimde, felsefe diye bir þeyin var olduðunu öðrendim. Bu kelime “bilgi sevgisi” anlamýna geliyordu. Benim aradýðým þey de buydu. Yoðun bir merakla, týpký bir kaþif gibi, Descartes, Kant, Hume, Spinoza, Schopenhauer ve Bertrand Russell ve diðerleriyle fikri âlemde yolculuklar yaptým. Çok geçmeden, bir þeyin yanlýþ olduðunu farkettim. Bu felsefecilerin yemeðinden ne kadar yesem de, tok olmuyordum. Çünkü bu adamlar hiçbir þey bilmiyordu. Sadece zanna dayanýyor, fikirler etrafýnda kendi kýt akýllarýyla patinaj yapýyorlardý.

Tam bir þüpheci olmuþtum. Herkesin kesin gözüyle baktýðý þeylerden þüphe duyuyordum. Sonra Mýsýr üzerine araþtýrmalar yapan Profesör Perry’nin yazdýðý Kadim Okyanus isimli bir kitapla karþýlaþtým. Perry, Mýsýr’ýn geçmiþi üzerine araþtýrmalar yaparken, dünya üzerindeki inançlarýn birliðine iliþkin þaþýrtýcý deliller bulmuþtu. Dünyada ne kadar biçim ve sûret farklýlýklarý var ise de, bunlarýn gerisinde evrensel hakikatler yer alýyordu. Gerçeklik, dünyanýn yaratýlmasý, insanlýk, insan tecrübesi… tüm bunlarda tezahür eden hakikat, kanýmýz ve kemiklerimiz kadar bizim bir parçamýzdý.

MODERN dünyada inançsýzlýðýn baþlýca sebeplerinden birisi, karþýlýklý duruþlarýyla çeliþki anlamýna gelen dinlerin çokluðudur. Uzun zamandan beri Avrupalýlar kendi ýrklarýnýn üstün olduðuna inandýklarý için, Hýristiyanlýðýn tek doðru din olduðu hususunda þüphe etmediler. Kendilerini dinlerin evrim sürecinin tepe noktasý olarak gördüler. Ne zaman ki bu ýrksal güven gerilemeye baþladý, þüpheler aldý baþýný yürüdü. Hýristiyanlarýn yalnýzca kendilerinin kurtulacaðýna inanmalarý ne kadar doðruydu? Ayrýca ayný iddiayý Müslümanlar da dile getiriyordu. O zaman kim haklýydý? Bundan nasýl emin olunabilirdi? Perry’nin kitabýný okuyana kadar, bu sorulara cevabým, hepsi ayný anda haklý olamayacaðýna göre hepsinin de yanlýþ olduðuydu. Din insanlarýn kendi kafasýnda kurduðu bir þeydi benim için. Ama baþkalarýnýn yaptýðý gibi, “hurafe”nin yerine “bilimsel” gerçekleri de koyamazdým. Çünkü bilim, asla ispatlanamayacak olan aklý ve duyusal tecrübenin yanýlmazlýðý üzerine temelleniyordu.

YIL 1939’du. Cambridge Üniversitesi’ne baþladýðýmda savaþ patlak vermiþ ve iki yýl sonra kendimi orduda bulmuþtum. Almanlarýn beni öldüreceði ihtimalinden çok korkuyordum. Çünkü artýk takýntý haline gelen sorularýma cevap bulamadan ölebilirdim. Bu vakit darlýðý bile beni kurulu dinlere yöneltmedi. Arkadaþlarýmýn çoðu gibi, ben de kiliseyi aþaðýlýyordum, yapmacýk bir saygý gösteriyordum. Ama sonra bu düþmanlýðýmý yumuþatmama neden olan bir olay yaþadým. Birkaç arkadaþýmla King Koleji’nin salonunda kahve içip sohbet ediyorduk. Derken dinden konuþmaya baþladýk. Masanýn baþýnda zeki bir arkadaþýmýz oturuyordu. Biraz da onu etkilemek için “Bugün akýllý hiç kimse, dinlerin tasvir ettiði yaratýcýya inanmaz” dedim. Cevap vermeden önce üzgün bir ifadeyle yüzüme baktý ve “Tam aksine, bugünlerde akýllý insanlar sadece ALLAH’a inananlardýr” diye cevap verdi. Masanýn altýnda kaybolmak istediðimi bugün gibi hatýrlýyorum.

SONRADAN esaslý bir arkadaþým olan yazar Leo Myers, o zamanlar Ýngiltere’nin tek felsefî romancýsý olarak saygý görüyordu. Benden kýrk yaþ büyüktü. ýçimi kemiren sorularýma onun Kök ve Çiçek (The Root and the Flower) romaný hem cevap verdi; hem de merhametli bir sükûnet hissi saðladý ruhuma. Bu kitap insanýn varlýk karmaþasýný bilgece çözüyordu. Ona yazmaya baþladým, o da bana cevap yazdý. Üç yýl boyunca ayda en az iki kez olmak üzere yazýþtýk. Sonra buluþtuk ve dostluðumuz iyice pekiþti.

Fakat her þey göründüðü gibi deðildi. Bana yazdýðý mektuplarý tekrar incelediðimde, ruhunda eziyet, üzüntü ve hayal kýrýklýðýnýn çöreklenmiþ olduðunu farkettim. Maneviyat ve mistisizmle büyülendiðinden, hiçbir dine baðlanmamýþtý. Artýk yaþlandýðýný hissediyordu, fakat kendisini iyi edecek reçeteyle bir türlü yüzleþemiyordu. Mektuplaþmaya baþladýðýmýzdan üç yýl sonra intihar etti.

Leo Myers’ýn ölümü, bana kitaplarýnda öðrendiðimden daha çok þey öðretti. Onun bilgeliði, sadece kafasýndaydý ve insanî özüne hiçbir zaman nüfuz edememiþti. Bir adam hayatýný manevi kitaplar okuyarak ve büyük mistiklerin yazýlarýný tefekkür ederek geçirebilir. Böylece ahiret ve dünyanýn sýrlarýný çözdüðünü hissedebilir, ama bu bilgi o insanýn kendi tabiatýyla birleþmedikçe kýsýr ve sonuçsuz kalýr. Bu farkýndalýk bende þu düþünceyi doðurdu: Basit bir kavrayýþla ama bütün kalbiyle ALLAH’a dua eden bir adam, en üst derecede manevî ilimleri bilen birinden daha deðerli olabilir.

Myers, büyük ölçüde Hindu Vedanta’nýn kitabýndan etkilenmiþti. Bu kitap Hinduizmin metafizik öðretilerini anlatýyordu. Vedanta o saatten sonra benim öncelikli ilgi alaným oldu ve o yolla ýslâm’a kavuþtum. Bu söylediðim, pekçok Müslüman’a þok edici gelebilir. Ama yaþadýðým gerçek bu. Hindular neye inanýrsa inansýnlar, Vedanta saf birlik, tek hakikat öðretisidir ki ýslâm’da bunun karþýlýðý “tevhid”dir. Kraliyet Askeri Koleji’nde iken birkaç yýl Vedanta ve Taoizm hakkýnda biraz daha derin okuma fýrsatý buldum. Sonuçta eþyanýn ardýnda “nihaî hakikat” olduðunu daha iyi kavradým. Artýk varlýk âlemi benim için rüyanýn ötesinde bir þeydi. Fakat hâlâ bu hakikati tanrý diye isimlendirmeye hazýr deðildim.

ORDUDAN ayrýlýnca yazmaya baþladým. Düþüncelerimi düzene koymak için yazmam gerekiyordu. O zamanlar bir yayýnevinin baþýnda bulunan T. S. Eliot’la tanýþtým. Yazýlarým, En Zengin Damar (The Richest Vein) adýyla kitaplaþtý. Ayný dönemde hayatýnýn büyük bölümünü þeyh Abdülvahid ismiyle Kahire’de geçirmiþ olan Fransýz Rene Guenon’u da keþfettim.

Guenon beni özellikle sarstý; çünkü inanýlmaz entelektüel kesinliðiyle modern (Batýlý ya da Batýlýlaþmýþ) insanýn garanti gördüðü bütün varsayýmlarý alt üst ediyordu. O, kadim gelenekten bahsediyordu. Büyük dinlerin kökenindeki metafizik öðretiyi ortaya koyuyordu. Bu geleneðin dili sembolizmin diliydi ve bu dili yorumlamada onun üstüne kimse yoktu. Dahasý “ilerleme” fikrini ters yüz eden de oydu. ýnsan manevî mükemmellik yolundan geriye düþtükçe, Karanlýk Çað’a giriyor; eski kültürler yok ediliyor, tüm seçenekler masadan kalkýyor ve niteliðin yerini nicelik alarak çöküþ kendi sonuna yaklaþýyordu. ýtiraf etmek gerekir ki, onu okuyan ve anlayan hiçkimse, bir daha asla eskisi gibi kalamýyordu.

GUENON okuduktan sonra, bakýþý dönüþmüþ baþkalarý gibi, ben de yirminci yüzyýlýn dünyasýna yabancýydým artýk. O, düþüncelerini ýslâm’ý kabul ettikten sonra oluþturmuþtu. ýslâm daha öncekileri toparlayan Son Vahiy’di. Fakat ben henüz onun yolunu kabul etmeye hazýr deðildim. Leo Myers gibi henüz kendi içimdeki çeliþkileri çözememiþtim. Yine de, artan bir merakla ýslâm’la ilgili kitaplar okumaktan da kendimi alamadým.

Bu ilgimin artýþýnda Ortadoðu’da çalýþan ve orada Ýslâm’a karþý ciddi önyargýlar geliþtiren yakýn bir arkadaþýmýn da etkisi oldu. Ona göre bu dinin manevî bir boyutu olamazdý. Her þey þekilciliðe, kör itaate, akýl dýþý yasaklara, tekrarlý ibadete, baðnazlýða ve riyakârlýða indirgenmiþti. Bu arada, iþ bulamadýðým için fakir bir hayat sürüyordum. Kahire Üniversitesi’nde bir iþ bulunca, hiç düþünmeden 1950 Ekim’inde 29 yaþýndayken Kahire’ye gittim. Üniversite’de evini Mýsýr hükümetinin yaptýðý Ýngiliz Müslüman Martin Lings de çalýþýyordu. Guenon’un arkadaþý olan Lings, daha önce rastladýðým kiþilere benzemiyordu. O zamana kadar kafamda ürettiðim teorilerden daha fazlasýný yaþamýna katmýþ biriydi. Bütün, tutarlý ve huzurlu bir insanla sonunda tanýþtýðýmý anlamýþtým. þehrin dýþýnda geleneksel bir evde yaþýyordu. Her hafta sonu onu ve eþini ziyaret ederek, modern Kahire’nin gürültüsünden kurtuluyor, zamanýn durduðu bir yere iltica ediyordum. Orada yaþadýðýmýz dünyanýn kabul gören (ve benim de alýþmýþ bulunduðum) gerçekleri, gölgeli bir karartýya dönüþüyordu.

Galiba benim ihtiyacým, iltica etmekti. Önceki hayatýmýn hiçbir deðeri yoktu. Üniversite’de derslerimde öðrencilere aþk þiirleri okuyordum ve okurken gözlerimden yaþlar akýyor, öðrenciler birbirlerine, “iþte kalbi olan bir ingiliz!” diyorlardý. Çünkü tüm ingilizlerin buz gibi soðuk olduklarýný düþünüyorlardý.

ASLINA BAKARSANIZ Mýsýr’a geliþim de bir ilticaydý. Bu genç Mýsýrlýlarý sevdim. Zamanla onlarýn inançlarýný da sevmeye baþladým. Çünkü bu genç insanlar iyi Müslümanlardý. Artýk þüphem yoktu. Kararýmý vermiþtim; eðer kendimi bir dine adarsam bu ancak ýslâm olabilirdi. Ama henüz deðil! Aziz Augustine’in duasýný hatýrladým: “Tanrým, beni temizle, ama þimdi deðil!” Sonra çaðlar boyunca gelip geçen genç insanlarý düþündüm. Belki pek çoðu temizlenme, rahmet ya da daha iyi bir hayat için dua etmiþlerdi, ama benim gibi bunun gereðini hep yaþlýlýk yýllarýna býraktýklarý için belki de bulunduklarý hâl üzere ölmüþlerdi.

EðER Mýsýr’dan ayrýlýrsam, bir daha Ýslâm’a bu kadar yakýn olma fýrsatý bulamayabilirdim. O yüzden ciddi bir karar vermem gerekiyordu. Müslüman olma kapýsý önümde açýk duruyordu. O kapýdan girmediðim takdirde belki sonsuza dek bir daha açýlmayacaktý. Müslüman bir hayat sürme hususunda yeterince güçlü bir karakterim olup olmadýðýný da düþündüm ve bir karara vardým.

Martin Lings’e gittim. Öykümü anlattýktan sonra bana kelime-i þehadeti söyletmesini istedim. Biraz tereddüt geçirse de, bu isteðimi yerine getirdi. Korkuyla ama büyük bir zevkle ilk namazýmý kýldým. Ertesi gün Ramazan ayý idi ve ben hiç ummadýðým halde oruç tuttum. Kýsa bir süre sonra öðrencilerime bu gerçeði açýkladým. Buna tepkileri sýcak bir kucaklama oldu. O zaman anladým ki, daha önce aramýzda bir tür barikat varmýþ. þimdi ise onlarýn kardeþi olmuþtum. içlerinden biri hergün bana Kur’ân öðretmeye geldi.

Yýl sonu geldiðinde üniversitede çalýþtýðým bölüm benden habersiz iþime son vermiþti. Mýsýr’dan ayrýlacaðým gün, aynada yüzüme baktým. Yüz ayný yüzdü, ama derinlerde baþka bir insaný saklamaktaydý. Ben bir Müslümandým! Mýsýr’dan ayrýlýrken hâlâ bir hayret hâli içindeydim.

insan

  • Ziyaretçi
Ynt: Charles Le Gai Eaton (1921-2010)
« Yanıtla #1 : 11 Eylül 2010, 20:23:44 »

Paylaþýmýn için teþekkür ederim Ukde kardeþ..
Farklý insanlar AYNI arayýþ..

Rabbim her kuluna aramak...Arayana bulmak...Bulana son nefine kadar sahip olmak bilinci versin..

Ukde...

  • Ziyaretçi
Ynt: Charles Le Gai Eaton (1921-2010)
« Yanıtla #2 : 12 Eylül 2010, 04:06:06 »
Amin..ne güzel dua  :gul:
Ben teþekkür ederim  :gul:

Çevrimdışı __MiM__

  • __HiÇ__
  • *****
  • İleti: 9638
  • Teþekkür 51
Ynt: Charles Le Gai Eaton (1921-2010)
« Yanıtla #3 : 12 Eylül 2010, 08:33:47 »
tahkiki iman dedikleri þey bu iþte!
babadan kalma deðil, araya araya bulmak... ne kutlu bir arayýþ ve ne kadar mutlu bir son'dur, tarifsiz yüceliþlere müheyya...
ilk kelimesinden son noktasýna kadar okudum, büyük bir zevkle... ayný yollarý katedererek bugün sahip olduðum inancýma kavuþmayý istedim doðrusu bir an!
bizler ki, babalarýmýzdan miras kalan üç kuruþluk tarla gibi tevarüs ettik dini inançlarýmýzý... þair'in, "ya bunlar islâm deðil, ya da ben müslüman deðilim" dizeleri bu tezattan kaynaklanan bir ironi olsa gerek.
***
çok hoþtu sevgili ukde, binler teþekkür ederim, Rabbim razý olsun.

Bana öyle bir resim çiz ki... Gözlerim açýkken deðil, kapatýnca göreyim!

Ukde...

  • Ziyaretçi
Ynt: Charles Le Gai Eaton (1921-2010)
« Yanıtla #4 : 12 Eylül 2010, 18:21:17 »
Amin..ecmain..sizin de yorumunuz çok hoþ ve güzel...Ben teþekkür ederim  :gul: