• 04 Nisan 2020, 03:01:58

Kullanıcı adınızı, şifrenizi ve aktif kalma süresini giriniz

Gönderen Konu: Ýmam-ý Rabbani'nin kaleminden Ehl-i sünnet itikadý  (Okunma sayısı 450 defa)

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Çevrimdışı Taha Nehri

  • Moderatör
  • TaLiP
  • ***
  • İleti: 83
  • Teþekkür 0
Ýmam-ý Rabbani hazretlerinin bu mektubu zamanýnýn padiþahýnýn hanýmýna yazýlmýþtýr . Ehl-i sünnet itikadýný çok güzel açýklamakta ve Ýlim , yani dini doðru öðrenmek , bildiklerini hayata geçirmek ve sonra tarikat gerekir demektedir . Bu mektup , Mektubatýn Farisi orjinalinden çevrilmiþtir . Bu orjinal Mektubat Ýstanbul kütüphanelerinde mevcuttur . Bütün Hindistaný gezdim . orjinal Mektubat hiçbir yerde yok . Ýngilizler yok etmiþler . Bin yýllýk literatürü imha etmiþler . Türkiye'deki tercümeler de biri hariç Arapçadan tercüme edilmiþ ve tercüme edenler de tasavvuf ehli olmadýklarýndan tercümenin tercümesi olan kitaplarýndan maalesef bir þey anlaþýlmasý þöyle dursun tersi anlaþýlmaktadýr . Bu uzun ve fakat kolay anlaþýlýr mektubu boþ zamanlarýnýzda dikkatlice okuyabilirseniz Eh-i sünneti ve o büyüklerin yolunu güzelce öðrenmiþ olursunuz .

Taha Nehri
 

 

 

 

ÜÇÜNCÜ CÝLD, 17. ci MEKTÛB

Bu mektûb, dînine çok baðlý olan bir hânýma yazýlmýþ olup, i’tikâdlarý bildirmekde, ibâdetlere teþvîk etmekdedir:

Görünen, görünmiyen, bilinen, bilinmeyen bütün ni’metleri gönderen, bizlere kurtuluþ yolunu gösteren ve çok sevdiði Muhammed aleyhisselâmýn ümmeti yapmakla þereflendiren ALLAHü teâlâya hamd-ü senâlar olsun!

Bütün mahlûklara her ni’meti, iyilikleri veren yalnýz ALLAHü teâlâdýr. Herþeyi var eden, var olmak ni’metini veren Odur. Her ân, varlýkda durduran da Odur. Kâmil, iyi sýfatlar, insanlara, Onun rahmeti ile, acýmasý ile verildi. Hayât, ilm, sem’, basar, kudret ve kelâm sýfatlarýmýz hep Ondandýr. Sayýlamýyan ni’metleri hep O vermekdedir. Ýnsanlarý sýkýntýdan kurtaran Odur. Düâlarý kabûl eden, belâlardan kurtaran hep Odur. Öyle bir Razzakdýr ki, kullarýnýn rýzklarýný, günâhlarýndan dolayý kesmiyor. Afvý ve merhameti o kadar boldur ki, günâh iþliyenlerin yüz karalarýný meydâna çýkarmýyor. Hilmi o kadar çokdur ki, kullarýnýn cezâlarýný vermekde acele etmiyor.

Öyle bir ihsân sâhibidir ki, kerem ve ihsânlarýný dost ve düþman, herkese saçýyor. Bütün ni’metlerinin en þereflisi, en kýymetlisi, en üstünü olarak da, kullarýna müslimânlýðý açýkca bildiriyor ve beðendiði yolu gösteriyor. Mahlûklarýn en iyisine uyarak se’âdet-i ebediyyeye kavuþmaðý emr buyuruyor. Ýþte, Onun ni’metleri, ihsânlarý Güneþden dahâ açýk ve Aydan dahâ âþikârdýr. Baþkalarýndan gelen ni’metleri de gönderen Odur. Baþkalarýnýn ihsân etmesi, bir emânetcinin, birisine emânet vermesi gibidir. Baþkasýndan birþey istemek, fakîrden birþey beklemekdir. Câhil de, bunu âlim gibi bilir. Kalýn kafalý da, zekî kimse gibi anlar.

Nazm:

Vücûdümün her zerresi, gelse de dile,
þükrünün binde birini yapamaz bile.

Ýyilik yapana teþekkür edileceðini, herkes bilir. Bu, insanlýk îcâbýdýr. Ýyilik edenlere hurmet edilir. Ni’met sâhibleri, büyük bilinir. O hâlde, her ni’metin hakîkî sâhibi olan ALLAHü teâlâya þükr etmek, insanlýk îcâbýdýr. Aklýn lüzûm gösterdiði bir vazîfe, bir borcdur. Fekat, ALLAHü teâlâ, her ayb ve kusûrdan uzak, insanlar ise, ayb kirlerine ve noksanlýk lekelerine bulaþmýþ olduðundan, Onunla hiç münâsebetleri, alâkalarý yokdur. Onu nasýl büyük bileceklerini, nasýl þükr edeceklerini anlýyamazlar. Ona karþý söylenmesini güzel sandýklarý þeyler, Ona çirkin gelebilir. Onu büyültmek, hurmet etmek sandýklarý, hakâret ve küçültmek olabilir. Ona hurmet ve þükr þeklleri, yine Ondan bildirilmedikce, Ona lâyýk olacaðýna güvenilemez ve Onun kabûl edeceði bir ibâdet olamaz. Çünki, insanlarýn hamd etmeleri, Ona belki hakâret olur. Ýþte, Onun tarafýndan bildirilen, ta’zîm, hurmet ve þükr þekli, Peygamberlerin “aleyhimüssalevâtü vetteslîmât” bildirdikleri dinlerdir. Ona kalb ile yapýlacak hurmetler, dinde bildirilmiþ, dil ile yapýlacak þükrler, orada gösterilmiþdir. Her uzvun yapacaðý iþleri, açýk ve geniþ olarak, beyân buyurmuþlardýr. O hâlde, ALLAHü teâlâya inanmak ile ve kalbin ve bedenin yapmasý ile þükr etmek, ancak dîne uymakla olur. ALLAHü teâlâya, dînin dýþýnda yapýlacak hurmete ve ibâdete güvenilemez. Çok def’a tersine olup, sevâb sanýlan, günâh olur. Bu söylenilenlerden anlaþýlýyor ki, dîne uymak, insanlýk îcâbýdýr ve aklýn istediði ve beðendiði birþeydir. ALLAHü teâlâya, Onun dîninin dýþýnda þükr edilemez.

ALLAHü teâlânýn bildirdiði her din, iki kýsmdýr: Ý’tikâd ve amel. Ya’nî îmân ve ahkâm. Bunlardan i’tikâd, her dinde aynýdýr. Ý’tikâd, dînin aslý ve temelidir. Din aðacýnýn gövdesidir. Amel ise, aðacýn dallarý, yapraklarý gibidir. [Eski dinlerde bildirilmiþ olan i’tikâdlar zemânla bozulmuþdur. Þimdi doðru i’tikâd, yalnýz islâm dîninin bildirdiði i’tikâddýr. Bu doðru] Ý’tikâdý olmýyan, Cehennemden kurtulamaz. Kýyâmetde azâbdan kurtulmasýna imkân yokdur. Ameli olmýyanlarýn kurtulmasý umulur. Bunlarýn iþi, ALLAHü teâlânýn irâdesine kalmýþ olup, isterse afv eder, isterse, günâhlarý kadar azâb ederek, sonra Cehennemden çýkarýr. Cehennemde ebedî kalmak, islâm dîninin bildirdiði doðru i’tikâdý olmayanlar, ya’nî, Muhammed aleyhisselâmýn bildirdiði islâm dîninden olan þeylere inanmýyanlar içindir. Bu i’tikâdý olup da, ameli olmýyanlar, ya’nî kalb ile beden ahkâmýný yerine getirmiyenler, Cehenneme girseler bile, sonsuz kalmýyacaklardýr.

Ý’tikâd edilecek þeyler, dînin esâsý, müslimânlýðýn zarûrî, lâzým temeli olduðundan, bunlarý bildirmek ve öðrenmek herkese lâzýmdýr. [Bunlarý öðrenmek, her insanýn birinci vazîfesidir. Îmân ve ahkâm bilgilerini öðrenmiyen ve çocuklarýna öðretmiyen, insanlýk vazîfesini yapmamýþ olur. Bunlarý öðrenmek herkesin hakkýdýr. Ýnsan haklarýnýn birincisidir.]

Ahkâmý, ya’nî emrleri ve yasaklarý yerine getirmek, temel olmayýp, uzun ve geniþ de olduðundan, bunlarý fýkh [ve ahlâk] kitâblarýna býrakarak, yalnýz pek lâzým olanlarý bildirilecekdir, inþâALLAHü teâlâ.

[Îmân ve i’tikâd aynýdýr. Bunlarý anlatan geniþ ve derin ilme (Ýlm-i kelâm) denir. Kelâm ilmi âlimleri, çok büyük insanlardýr ve kelâm kitâblarý pek çokdur. Bu kitâblara, (Akâid kitâbý) da denir. Amel edilecek, ya’nî kalb ile ve beden ile yapýlacak ve sakýnýlacak þeylere, (Ahkâm-ý islâmiyye) veyâ sâdece (Ýslâmiyyet) deriz. Beden ile yapýlacak ahkâm-ý islâmiyyeyi bildiren ilme (Ýlm-i fýkh) denir. Dört mezhebin kelâm kitâblarý ayný olup, fýkh kitâblarý baþka baþkadýr. Halk için, ya’nî tahsîli olmayanlar için yazýlmýþ olan ve herkesin bilmesi, inanmasý ve yapmasý gereken kelâm (ya’nî îmân) ve ahlâk ve fýkh bilgilerini kýsaca ve açýkca anlatan kitâblara (Ýlm-i hâl) kitâblarý denir. Dînini bilen ve seven ve kayýran mubârek insanlarýn ilm-i hâl kitâblarýný alýp, çoluðuna ve çocuðuna öðretmek, her müslimânýn birinci vazîfesidir. Kendilerine din adamý ismini ve süsünü veren câhil ve sapýk kimselerin sözlerinden ve yazýlarýndan din öðrenmeðe kalkýþmak, kendini Cehenneme atmakdýr].

Ý’TÝKÂD EDÝLMESÝ ÇOK LÂZIM OLANLAR: ALLAHü teâlâ zâtý ile vardýr. Varlýðý kendi kendiyledir. Þimdi var olduðu gibi, hep var idi ve hep var olacakdýr. Varlýðýnýn önünde ve sonunda yokluk olamaz. Çünki, Onun varlýðý lâzýmdýr. Ya’nî (Vâcib-ül vücûd)dur. O makâmda, yokluk olamaz. ALLAHü teâlânýn varlýðý ilmî ve aklî yollar ile anlaþýlýr. Ýlmî yola (Limmî yol)da denir. Bu iki yol ile anlamak, (Es-se’âdet-ül ebediyye) kitâbýnýn sonundaki risâlede isbât edilmekdedir. ALLAHü teâlâ birdir. Ya’nî þerîki, benzeri yokdur. Vâcib-ül vücûd olmakda ve ülûhiyyetde ve ibâdet olunmaða hakký olmakda ortaðý yokdur. Ortaðý olmak için, ALLAHü teâlânýn kâfî olmamasý, müstekýl olmamasý lâzýmdýr. Bunlar ise kusûrdur, noksanlýkdýr. Vücûb ve ulûhiyyet için noksanlýk olamaz. O kâfîdir, müstekýldir. Ya’nî kendi kendinedir. O hâlde þerîke, ortaða lüzûm yokdur. Þerîkin, ortaðýn lüzûmlu olmasý ise, bir kusûrdur ve vücûba ve ulûhiyyete yakýþmaz. Görülüyor ki, þerîki olduðunu düþünmek, ortaklardan her birinin noksan olacaðýný gösteriyor. Ya’nî þerîk bulunmasýný düþünmek, þerîk bulunamýyacaðýný meydâna çýkarýyor. Demek ki, ALLAHü teâlânýn þerîki yokdur. Ya’nî birdir.

ALLAHü teâlânýn kâmil, noksan olmýyan sýfatlarý vardýr. Bunlara (Ülûhiyyet sýfatlarý) denir. Bunlar, hayât [diri olmak], ilm [bilmek], sem’ [iþitmek], basar [görmek], kudret [gücü yetmek], irâde [istemek], kelâm [söylemek] ve tekvîn [yaratmak]dýr. Bu sekiz sýfata, (Sýfât-ý sübûtiyye) ve (Sýfât-ý hakîkiyye) denir. Bu sýfatlarý da kadîmdir. Ya’nî, sonradan olma deðildir. Kendinden ayrý olarak, ayrýca vardýr. Ehl-i sünnet âlimleri böyle bildirmekdedir. “ALLAHü teâlâ, onlarýn çalýþmalarýný meþkûr eylesin!”. Ehl-i sünnetden baþka, yetmiþiki fýrkadan hiçbiri, ALLAHü teâlânýn ayrýca sýfatlarý olduðunu bilememiþdir. Hattâ, Sôfiyye-i aliyyenin, ya’nî tesavvuf büyüklerinin sonradan gelenleri, Ehl-i sünnetden olduklarý hâlde, bu sýfatlara, Zât-ý ilâhînin aynýdýr diyerek yetmiþiki fýrkaya benzemiþlerdir. Evet bunlar onlar gibi, sýfatlarý yok demiyor ise de, sözlerinin geliþinden sýfatlarý yok bildikleri anlaþýlýyor. Yetmiþiki fýrka, sýfatlarý yok bilmekle, ALLAHü teâlâyý kusûrdan koruyor, Onu kâmil bilmiþ oluyoruz diyor. Akllarýnca kusûru kemâl sanarak, Kur’ân-ý kerîmden ayrýlýyorlar. ALLAHü teâlâ, onlarý doðru yola, Kur’ân-ý kerîme kavuþdursun!

ALLAHü teâlânýn, bunlardan baþka sýfatlarý, yâ i’tibârî [var kabûl edilen] veyâ selbî [bulunmasý câiz olmýyan]dir. Meselâ kýdem [varlýðýnýn evvelinde yokluk olmamak], ezeliyyet [varlýðýnýn baþlangýcý olmamak] ve vücûb [yokluðu mümkin olmýyan] ve ülûhiyyet gibi. Meselâ, ALLAHü teâlâ cism deðildir. Cismden deðildir. Madde deðildir. A’raz, ya’nî hâl deðildir. Mekâný yokdur. Zemânlý deðildir. Birþeye girmiþ, bir yere yerleþmiþ deðildir. Hudûdlu, birþeyle çevrilmiþ deðildir. Bir tarafda, bir cihetde deðildir. Birþeye mensûb deðildir. Birþeye benzemez. Misli, ortaðý ve zýddý yokdur. Anasý, babasý, zevcesi, çocuklarý yokdur. [ALLAH baba diyen kâfir olur.] Bunlarýn hepsi mahlûkda, sonradan yaratýlanlarda olan þeylerdir. Hepsi noksanlýk ve kusûr alâmetleridir. Bütün bunlar, (Sýfât-ý selbiyye)dir. Bütün kemâl sýfatlarý, ALLAHü teâlâda vardýr. Bütün noksan sýfatlar, yokdur.

ALLAHü teâlâ küllîleri, cüz’îleri, büyükleri, zerreleri, âlimdir, bilir. Her gizliyi bilir. Yerlerde ve göklerde en küçük zerreleri bilir. Herþeyi yaratan, Odur. Yaratdýklarýný elbette bilir. Yaratmak için, bilmek lâzýmdýr. Ba’zý zevallýlar, zerreleri bilmez diyor. Zerreleri bilmemeði, kemâl, büyüklük sanýyor. Bunun gibi, ALLAHü teâlâ ister istemez, akl-ý fe’âl dedikleri birþeyi yaratmýþdýr diyerek bunu da, kemâl sanýyorlar. Bunlar, ne kadar câhildir ki, câhilliði kemâl sanýyor. Fizik ilminin tanýdýðý kuvvetler gibi, ister istemez iþ yapmaðý büyüklük zan ediyorlar. Akl-ý fe’âl diye birþey uydurmuþlar. Herþey, bundan hâsýl oluyor diyorlar. Yerleri, gökleri ve bunlarda bulunan herþeyi yarataný, kuvvetsiz, te’sîrsiz biliyorlar. Bu fakîre göre, dünyâda, bunlardan dahâ câhil ve dahâ alçak kimse yokdur. Ba’zýlarý da, bu ahmaklarý fen adamý, müsbet ilm sâhibi sanýp, birþey bilir zan ediyor ve doðru söyleyici sanýyorlar.

ALLAHü teâlâ, ezelden ebede, ya’nî öndeki sonsuzdan, sonraki sonsuza kadar, bir kelâm ile söyleyicidir. Bütün emrleri, o bir sözdendir. Bütün yasaklarý, yine o bir sözdendir. Bunun gibi, bütün haberleri, süâlleri, hep o bir sözden çýkmakdadýr. Tevrât ve Ýncîl kitâblarý o bir sözü gösteriyor. Zebûr ve Kur’ân-ý kerîm de, o söze iþâret ediyor. Bunun gibi, diðer Peygamberlere nâzil olan kitâblar ve sahîfeler, hep o bir sözün açýlmasýdýr. Ezel ve ebed, o sonsuzluklarý ile berâber, o makâmda bir ân olunca, hattâ ân demek bile sýðmaz ise de, baþka kelime olmadýðýndan ân deniliyor, o ânda bulunan söz de, elbette bir kelime, hattâ harf, belki de bir noktadýr. Nokta demek de, ân demek gibi, baþka kelime bulunmadýðý içindir. Yoksa nokta demek de, yerinde olmaz. ALLAHü teâlânýn kendindeki ve sýfatlarýndaki geniþlik ve darlýk, bizim bildiðimiz ve alýþdýðýmýz gibi deðildir. O, mahlûklarýn sýfatý olan geniþlik ve darlýkdan münezzehdir, uzakdýr.

ALLAHü teâlâyý mü’minler Cennetde görecekdir. Fekat, nasýl olduðu bilinmiyen bir görmekle göreceklerdir. Nasýl olduðu bilinmiyeni, anlaþýlmýyaný görmek de, nasýl olduðu anlaþýlmýyan bir görmek olur. Belki, gören de, nasýl olduðu bilinmiyen bir hâl alýr ve öyle görür. Bu, bir mu’ammâ, bir bilmecedir ki, bu dünyâda, Evliyânýn büyüklerinden seçilmiþlere bildirilmiþdir. Bu derin, güç mes’ele herkese gizli iken, bunlara hakîkat olmuþdur. Bunu, Ehl-i sünnetden baþka, ne mü’minlerin fýrkalarý, ne de kâfirlerin bir ferdi anlýyamamýþdýr. Bu büyüklerden baþkasý, ALLAHü teâlâ görülemez, demiþdir. Bunlar, bilmedikleri þeyleri, gördükleri þeylere benzeterek düþündükleri için, yanýlmýþdýr. Böyle benzetmelerin, ölçmelerin, bozuk netîce vereceði meydândadýr. [Bugün birçok kimse de, bu yanlýþ ölçü ve benzetmekden dolayý îmânlarýný gayb edip, ebedî felâkete sürükleniyor.] Bu gibi derin mes’elelerde îmân þerefine kavuþmak, ancak Muhammed aleyhisselâmýn sünnetine [ya’nî yoluna] uymak ýþýðý ile nasîb olur. ALLAHü teâlâyý Cennetde görmeðe inanmak þerefinden mahrûm olanlar, bu se’âdete kavuþmakla nasýl þereflenebilir ki, (inkâr eden, mahrûm kalýr) sözü meþhûrdur. Cennetde olup da görmemek de uygun deðildir. Çünki, islâmiyyet, Cennetde olanlarýn hepsi görecekdir diyor. Bir kýsmý görecek, bir kýsmý görmiyecek demiyor. Bunlara, Mûsâ aleyhisselâmýn Fir’avna verdiði cevâbý söyleriz ki, Tâhâ sûresi 51 ve 52. âyetlerinde meâlen buyuruyor ki: (Fir’avn dedi ki: Bizden evvel gelip geçenlerin hâlleri ne oldu?). Cevâbýnda dedi ki: (Onlarýn hâlleri ve istikbâllerini, Rabbim bilir. Levh-il-mahfûzda yazýlmýþdýr. Rabbim hiçbir þeyde yanýlmaz ve unutmaz.) Ben ise, sizin gibi bir kulum. Ancak, bana bildirdiði kadar bilirim.

Cennet de, herþey gibi, ALLAHü teâlânýn mahlûkudur. ALLAHü teâlâ, mahlûklarýnýn hiçbirisine girmez, birinde bulunmaz. Fekat mahlûklarýnýn ba’zýsýnda Onun nûrlarý zuhûr eder. Ba’zýsýnda ise, o kâbiliyyet yokdur. Aynada, karþýsýndaki cismlerin görünüþleri, zuhûr ediyor. Taþda, toprakda ise etmiyor. ALLAHü teâlâ, her mahlûkuna ayný nisbetde ise de, mahlûklar, birbirlerinin ayný deðildir. ALLAHü teâlâ, dünyâda görülemez. Bu âlem, Onu görmek ni’metine kavuþmaða elveriþli deðildir. Dünyâda görülür diyen, yalancýdýr, iftirâcýdýr. Doðruyu anlýyamamýþdýr. Bu dünyâda, bu ni’met nasîb olsaydý, herkesden önce, Mûsâ “aleyhisselâm” görürdü. Peygamberimiz “sallALLAHü aleyhi ve sellem” mi’râcda, bu devletle þereflendi ise de, bu dünyâda deðildi. Cennete girdi. Oradan gördü. Ya’nî, âhýretde görmüþ oldu. Dünyâda görmedi. Dünyâda iken, dünyâdan çýkdý, âhýrete karýþdý ve gördü.

ALLAHü teâlâ, yerlerin, göklerin yaratýcýsýdýr. Daðlarý, denizleri, aðaçlarý, meyveleri, ma’denleri, [mikroplarý, hayvanlarý, atomlarý, elektronlarý, molekülleri] yaratan Odur. Birinci semâyý yýldýzlarla süslediði gibi, yeryüzünü, insanlarý yaratmakla süslemiþdir. Basît cismleri, elemanlarý, O yaratmýþdýr. Bileþik cismler, Onun yaratmasý ile hâsýl olmuþdur. Herþeyi yokdan var eden Odur. Ondan baþka herþey yok idi. Hiçbiri kadîm deðildir. Bütün doðru dinler, ALLAHdan baþka, herþeyin yok iken, sonradan var olduðunu, Ondan baþka kadîm bulunmadýðýný bildirmekdedir. Baþkasýný kadîm bilenlere kâfir demiþlerdir. Huccet-ül islâm, Ýmâm-ý Gazâlî, (El-münkýz-ü anid-dalâl) kitâbýnda, ALLAHü teâlâdan baþkasýný kadîm bilene, kâfir dedi. [Bu kitâbý, Hakîkat Kitâbevi, ofset ile basdýrmýþdýr.]

Gökleri, yýldýzlarý ve baþka þeyleri kadîm bilenlerin, yalan söylediklerini Kur’ân-ý kerîm bildirmekdedir. Yerlerin yokdan var edildiðini gösteren âyet-i kerîmeler çokdur. Her zemân yanýlan akla uyarak, Kur’ân-ý kerîme inanmýyan kimse, ne kadar sefîhdir. (ALLAHü teâlâ, bir kimseye nûr vermezse, o münevver olamaz.)

Ýnsanlar, mahlûk olduðu gibi, bütün iþleri, hareketleri de, ALLAHü teâlânýn mahlûkudur. Çünki Ondan baþka, kimse birþey yapamaz, yaratamaz. Kendi mahlûk, yaratýlmýþ olan, baþkasýný nasýl yaratabilir? Yaratýlmak damgasý, kudretin az olduðuna alâmetdir ve ilmin noksan olduðuna iþâretdir. Bilgisi, kuvveti az olan, yaratamaz. Îcâd edemez. Ýnsanýn iþinde, kendine düþen pay, kendi kesbidir. Ya’nî o iþ, kendi kudreti ve irâdesi ile olmuþdur. O iþi, yaratan, yapan, ALLAHü teâlâdýr. Kesb eden, kuldur. Görülüyor ki, insanlarýn ihtiyârî iþleri, istiyerek yapdýklarý þeyler, insanýn kesbi ile ALLAHü teâlânýn yaratmasýndan meydâna gelmekdedir. Ýnsanýn yapdýðý iþde, kendi kesbi, ihtiyârý [ya’nî beðenmesi] olmasa, o iþ, titreme þeklini alýr. [Mi’denin, kalbin hareketi gibi olur.] Hâlbuki, ihtiyârî hareketlerin, bunlar gibi olmadýðý meydândadýr. Her ikisini de, ALLAHü teâlâ yaratdýðý hâlde, ihtiyârî hareketle, titreme hareketi arasýnda görülen bu fark, kesbden ileri gelmekdedir. ALLAHü teâlâ, kullarýna merhamet ederek, onlarýn iþlerinin yaratýlmasýný, onlarýn kasdlarýna, arzûlarýna tâbi’ kýlmýþdýr. Kul isteyince, kulun iþini yaratmakdadýr. Bunun için de, kul mes’ûl olur. Ýþin sevâbý ve cezâsý, kula olur. ALLAHü teâlânýn kullarýna verdiði kasd ve ihtiyâr, iþi yapýp yapmamakda müsâvîdir. Her iþi yapmanýn ve yapmamanýn iyi veyâ fenâ olduðunu, Peygamberleri “aleyhimüssalevâtü vetteslîmât” ile kullarýna açýkca bildirmiþdir. Kul, her iþinde, yapýp yapmamakda serbest olup, ikisinden birini elbette seçecek, iþ, iyi veyâ fenâ olacak, günâh veyâ sevâb kazanacakdýr. ALLAHü teâlâ kullarýna, emrlerini ve yasaklarýný yerine getirecek kadar kudret [ya’nî enerji] ve ihtiyâr [ya’nî beðenmek, seçmek] vermiþdir. Dahâ çok vermesine, lüzûm yokdur. Lüzûmu kadar vermiþdir. Buna inanmayan, kolay þeyleri anlayamýyan kimsedir. Kalbi hasta olduðundan, ahkâm-ý islâmiyyeye uymamaða behâne aramakdadýr.

[ALLAHü teâlâ, insanlara irâde denilen kuvveti vermeði ve insanlarýn, istediklerini yapmakda, istemediklerini yapmamakda serbest olmalarýný ezelde irâde etmiþdir. Hiçbirþeyi zorla yapdýrmamakdadýr. Ýnsanlarýn irâde sâhibi olmalarý, ALLAHü teâlâ böyle istediði içindir. Ýnsanýn, dilediðini yapabilmesi, insanýn irâde sâhibi olduðunu gösterdiði gibi, ALLAHü teâlânýn da ezelde bu irâdeyi irâde etmiþ olduðunu göstermekdedir. ALLAHü teâlâ, insanda irâde olmasýný ezelde irâde etmeseydi, insanda irâde yaratmasaydý, insan bir iþi yapmakda serbest olamaz, mecbûr olurdu. Böyle olmakla berâber, insan birþey yapmaðý irâde edince, dileyince, ALLAHü teâlâ da irâde ediyor ve yaratýyor. Ýnsanlarýn irâde etdiklerini yaratan, ALLAHü teâlâdýr. Ýnsan, hiçbir dileðini yaratamaz, yapamaz. Ýnsanýn irâde etdiðini, sonra ALLAHü teâlâ da, irâde ediyor ve yaratýyor. Herþeyi yapan, yaratan, yalnýz ALLAHü teâlâdýr. Ondan baþka yaratýcý yokdur. Ondan baþkasýna yaratýcý demek, yaratdý demek, hem yanlýþdýr, hem de, ALLAHü teâlâya baþkasýný þerîk, ortak yapmak olur ki, ençok yasak etdiði, en þiddetli ve sonsuz azâb yapacaðýný bildirdiði birþeydir.]

Bu söylediklerimiz, kelâm ilminin derin mes’elelerindendir. Bunun en kolay, en açýk bildirilmesi de, yazdýðýmýzdýr. Doðru yolun âlimlerinin bildirdiklerine inanmak lâzýmdýr. Bu konuda münâkaþa etmekle, araþdýrmakla uðraþmamalýdýr.

Nazm:

Hücûm edilemez, her meydânda,
siperlenmek lâzýmdýr, ba’zan da!

ALLAHü teâlâ, kullarýna merhamet ederek, Peygamberler “aleyhimüssalevâtü vetteslîmât” göndermiþdir. Bunlarla kullarýna doðru yolu, se’âdet-i ebediyye yolunu göstermiþ, kullarýný kendine çaðýrmýþdýr. Rýzâsýnýn, sevgisinin yeri olan Cennete da’vet etmiþdir. Böyle bir ihsân sâhibinin da’vetini kabûl etmiyen, ne kadar zevallýdýr. Onun ni’metlerinden mahrûm kalan ne kadar ahmakdýr. Bu büyüklerin, ALLAHü teâlâdan bildirdikleri haberlerin hepsi doðrudur. Hepsine îmân etmek lâzýmdýr. Akl, doðruyu, iyiyi bulan bir âlet ise de, yalnýz baþýna bulamaz, noksandýr. Peygamberlerin “aleyhimüssalevâtü vetteslîmât” gelmesi ile temâmlanmýþdýr. Kullara özr, behâne kalmamýþdýr. Peygamberlerin birincisi hazret-i Âdemdir. Sonuncusu ise, hazret-i Muhammed Resûlullahdýr “aleyhi ve aleyhimüssalevâtü vetteslîmât”. Peygamberlerin “aleyhimüssalevâtü vetteslîmât” hepsine îmân etmek lâzýmdýr. Hepsini ma’sûm [ya’nî günâhsýz] ve doðru sözlü bilmelidir. Bunlardan birine inanmamak, hepsine inanmamak demekdir. Çünki, hepsi ayný îmâný söylemiþdir. Ya’nî, hepsinin dinlerinin aslý, temeli [ya’nî îmân edilecek þeyleri] birdir. [Vehhâbîler, Âdem aleyhisselâmýn peygamber olduðuna inanmýyorlar. (Keþf-üþ-þübühât) kitâblarýnýn baþýnda, (Peygamberlerin evveli Nûh aleyhisselâmdýr) diyor. Bozuk inanýþlarýndan biri de budur.] Îsâ “aleyhisselâm” ölmedi. Yehûdîler, kendisini öldürmek istedikleri zemân, ALLAHü teâlâ onu diri olarak göke kaldýrdý. Kýyâmete yakýn bir zemânda gökden [Þâma] inecek ve Muhammed aleyhisselâmýn dînine tâbi’ olacakdýr. Evliyânýn büyüðü, tesavvuf deryâsýnýn dalgýcý Muhammed Behâeddîn-i Buhârî hazretlerinin yetiþdirdiði Evliyânýn büyüklerinden olan hâce Muhammed Pârisâ hazretleri (Fusûl-i sitte) kitâbýnda buyuruyor ki: (Îsâ “alâ nebiyyinâ ve aleyhissalâtü vesselâm” gökden inip, imâm-ý a’zam Ebû Hanîfe mezhebine uygun ictihâd edecek, onun halâl dediðine halâl diyecek, harâm dediðine harâm diyecekdir).

MELEKLER: ALLAHü teâlânýn kýymetli kullarýdýr. [Ýçlerinden bir kýsmý, diðer meleklere ve insanlarýn] Peygamberlerine “aleyhimüssalevâtü vetteslîmât” haber getirmek vazîfesi ile þereflenmiþlerdir. Emr olunduklarýný yaparlar. Ýsyân etmezler. Yimeleri, içmeleri yokdur. Evlenmezler. Erkek, diþi deðildirler. Çocuklarý olmaz. Kitâblarý ve sahîfeleri, onlar getirmiþdir. Emîn olduklarý için, getirdikleri de doðrudur. Müslimân olmak için, meleklere, böyle inanmak lâzýmdýr. Doðru yolda bulunan âlimlerin çoðuna göre, insanlarýn yükseði, meleklerin yükseðinden dahâ üstündür. Çünki insanlar, þeytân ve nefsleri ile savaþýyor. Ýhtiyâclarý olduðu hâlde yükseliyor. Melekler ise, zâten yüksek yaratýlmýþlardýr. Melekler, tesbîh, takdîs ediyorsa da, buna cihâdý da katmak, insanlarýn yükseklerine mahsûsdur. Nisâ sûresi, doksandördüncü âyetinde meâlen, (Mallarýný, canlarýný fedâ ederek din düþmanlarý ile, ALLAH rýzâsý için cihâd eden müslimânlar, oturup, ibâdet edenlerden dahâ üstündür. Hepsine de, Cenneti söz veriyorum) buyuruldu.

Muhbir-i sâdýkýn [ya’nî hep doðru haber verici] “aleyhi ve alâ âlihissalâtü vesselâm” kabr ve kýyâmet hâllerinden, Haþrdan [kabrden kalkýnca arasât meydânýnda toplanmak] ve Neþrden [hesâbdan sonra Cennete, Cehenneme daðýlmak], Cennetden, Cehennemden haber verdiði þeylerin hepsi doðrudur. Âhýrete inanmak, ALLAHü teâlâya inanmak gibi, îmânýn þartýdýr. Âhýreti inkâr eden, ALLAHü teâlâyý inkâr etmiþ gibi, kâfirdir [ALLAHa düþmandýr].

Kabr azâbý ve kabrin sýkmasý vardýr. Buna inanmayan kâfir olmaz. Bid’at sâhibi olur. Çünki, meþhûr olan hadîslere inanmamýþ olur. [Bunlar, bu hadîslerin, doðru hadîs olmasýnda þübhe etdikleri için, kabr azâbýna inanmýyor. Hadîs olduklarýný kabûl etselerdi, inanýrlardý. Bundan dolayý, kâfir olmýyor, yalnýz Ehl-i sünnetden ayrýlmýþ oluyorlar. Hâlbuki, hadîs olsa da, olmasa da, kabr azâbýna inanmam. Akl ve tecribe, bunu kabûl etmiyor, diyen kâfir olur. Þimdi böyle inanmýyanlar, kâfir oluyor.] Kabr, dünyâ ile âhýret arasýnda geçid olduðundan, kabr azâbý, dünyâ azâblarý gibi geçicidir ve âhýret azâblarý cinsindendir. Ya’nî, bir bakýmdan dünyâ azâblarýna, bir bakýmdan da, âhýret azâblarýna benzemekdedir. Kabr azâbý en çok, dünyâda üstüne idrâr sýçratanlara ve müslimânlar arasýnda söz taþýyanlara olacakdýr. (Münker) ve (Nekîr) ismindeki iki melek kabrde süâl soracakdýr. Bu süâle cevâb vermek, bir derddir. [Münker ve Nekîr, nasýl olduðu bilinmiyen demekdir. Cum’a nemâzý sonundaki yazýyý okuyunuz!]

Kýyâmet günü vardýr. O gün, elbette gelecekdir. O gün, gökler parçalanacak, yýldýzlar daðýlacak, yeryüzü ve daðlar, parça parça olacakdýr ve yok olacaklardýr. Kur’ân-ý kerîm, bunlarý haber veriyor ve müslimânlarýn bütün fýrkalarý, buna inanýyor. Buna inanmýyan kâfir olur. Bir takým hayâlî þeylerle, inkârýný güzel gösterse de, ilmi ve fenni araya katýp, câhilleri aldatsa da, yine kâfirdir. Kýyâmetde, bütün mahlûklar, yok olup, tekrâr yaratýlacak, herkes mezârdan kalkacakdýr. ALLAHü teâlâ çürümüþ toz olmuþ kemikleri yine diriltecekdir. O gün, terâzî kurulacak, herkesin hesâb defterleri uçarak, iyilere sað taraflarýndan, fenâlara sol taraflarýndan gelecekdir. Cehennem üzerindeki sýrât köprüsünden geçilecek, iyiler geçip Cennete gidecek, Cehennemlikler, Cehenneme düþecekdir. Bu bildirdiklerimiz, olmýyacak þeyler deðildir. Muhbir-i sâdýk “sallALLAHü teâlâ aleyhi ve sellem” haber verdiðinden, hemen kabûl etmek, inanmak lâzýmdýr. Hayâle kapýlarak þübheye düþmemelidir. ALLAHü teâlâ, Haþr sûresi yedinci âyetinde meâlen, (Resûlümün “sallALLAHü aleyhi ve sellem” getirdiklerini alýnýz!) ya’nî, her söylediðine inanýnýz! buyuruyor. Kýyâmet günü ALLAHü teâlânýn izni ile, iyiler, kötülere þefâ’at edecek, araya gireceklerdir. Peygamberimiz “sallALLAHü aleyhi ve sellem” (Þefâ’atim, ümmetimden, günâhý büyük olanlaradýr) buyuruyor. Kâfirler, hesâbdan sonra, Cehenneme girecek, Cehennemde ve azâbda ebedî kalacaklardýr. Mü’minler, Cennetde ve Cennet ni’metlerinde sonsuz kalacaklardýr. Günâhý, sevâbýndan çok olan mü’minlerin, Cehenneme girip, günâhlarýna karþýlýk, bir müddet azâb görmeleri câiz ise de, bunlar, Cehennemde sonsuz kalmýyacaklardýr. Kalbinde zerre kadar îmân bulunan bir kimse, Cehennemde sonsuz kalmýyacak, rahmet-i ilâhiyyeye kavuþarak Cennete girecekdir.

[Kâdî zâde Ahmed efendinin yazdýðý (Âmentü þerhi) kitâbý, ikiyüzdokuzuncu sahîfede diyor ki, (Cehennemde bir yer vardýr ki, Zemherîr derler. Ya’nî, soðuk Cehennemdir. Soðukluðu pek þiddetlidir. Bir ân dayanýlmaz. Kâfirlere, bir soðuk, bir sýcak, sonra soðuk, sonra sýcak Cehenneme atýlarak, azâb yapýlacakdýr). Cehennemde soðuk Zemherîr azâblarý bulunduðu, (Kimyâ-i se’âdet) kitâbý, dördüncü rükn, altýncý aslýnda ve Ýmâm-ý Muhammed Gazâlînin (Dürret-ül-fâhire) kitâbýnýn tercemesi olan (Kýyâmet ve Âhýret hâlleri) kitâbýnýn sonunda, (Nefs muhâsebesi) bahsinde de yazýlýdýr. Hadîs-i þerîflerde açýkça bildirilmekdedir.

Din câhilleri, islâmiyyete, yalan ve iftirâ ile saldýrýrken (Peygamberler, hep sýcak memleketlerde geldiði için, Cehennem azâbýnýn ateþ olduðunu söylemiþler, hep ateþle korkutmuþlar. Kutblarda, þimâl soðuk memleketlerde gelselerdi, buz ile azâb yapýlacaðýný söylerlerdi) diyor. Bunlar, hem çok câhil, hem de ahmak kâfirlerdir. Zâten Kur’ân-ý kerîmden haberleri olsaydý ve islâm büyüklerinin sözlerini duysalardý ve biraz akllarý olsaydý, hemen müslimân olurlardý. Hiç olmazsa, böyle ulu orta, yalanlarý yazmakdan, belki sýkýlýrlardý. Dînimiz, hem Cehennemde, soðuk azâblar olduðunu bildiriyor, hem de Peygamberlerin “aleyhimüsselâm” yalnýz sýcak memleketlere deðil, yeryüzünde, sýcak ve soðuk, her memlekete gönderildiðini haber veriyor. Kur’ân-ý kerîm, Peygamberimize sorulan süâllere, soranlarýn bilgilerine ve anlayýþlarýna göre cevâb vermekdedir. Âhýretdeki bilinmiyen varlýklarý da, dünyâda gördüklerine, bildiklerine benzeterek anlatmakdadýr. Mekkeliler, kutublarý, buz memleketlerini duymadýklarý için, Cehennemin soðuk azâblarýný onlara bildirmek, fâidesiz olurdu. Kur’ân-ý kerîmde ve hadîs-i þerîflerde bu inceliðe uygun haberlerin bulunmasý, þimdiki kâfirlerin dahâ çok sapýtmasýna sebeb olmakdadýr].

Mü’min ve kâfir, son nefesde belli olur. Birçok kimse, bütün ömrünce kâfir kalýp, sonunda îmâna kavuþur. Bütün ömrü îmân ile geçip, sonunda tersine dönen de olur. Kýyâmetde, son nefesdeki hâle bakýlýr. Yâ Rabbî! Bize doðru yolu gösterdikden, îmân ile þereflendirdikden sonra, þaþýrmakdan, yoldan çýkmakdan koru! Bize rahmet et, acý! Yol gösteren ancak sensin!

ÎMÂN: Dinden olduðu sözbirliði ile bildirilmiþ olan þeylere, kalb ile inanmaða ve dil ile de îmânýný söylemeðe derler. Îmân edilecek þeyler, ALLAHü teâlânýn var olduðuna, bir olduðuna, kitâblarýna, sahîfelere ve Peygamberlere, Meleklere îmândýr. Âhýretde Haþra, Neþre, Cennetde ebedî ni’metlere, Cehennemde ebedî azâblara, göklerin yarýlmasýna, yýldýzlarýn daðýlmasýna, arzýn parça parça olmasýna inanmakdýr. Beþ vakt nemâzýn farz olduðuna ve bu nemâzlarýn rek’atlarýnýn adedlerine, malýn zekâtýný vermek farz olduðuna ve Ramezân-ý þerîf ayýnda hergün oruc tutmanýn ve gücü yetene, Mekke-i mükerreme þehrine gidip, hac etmenin farz olduðuna inanmakdýr. Þerâb içmenin, [domuz eti yimenin,] haksýz yere adam öldürmenin ve anaya babaya karþý gelmenin ve hýrsýzlýk ve zinâ etmenin ve yetîm malý yimenin ve fâiz alýp vermenin [ve kadýnlarýn açýk, çýplak gezmelerinin ve kumar oynamanýn] harâm olduklarýna îmân lâzýmdýr. Îmâný olan bir kimse, büyük bir günâh iþlerse, îmâný gitmez ve kâfir olmaz. Günâha, ya’nî harâma halâl diyen kâfir olur. Harâm iþliyen fâsýk olur. Ben elbette mü’minim demelidir. Îmânlý olduðunu söylemelidir. Mü’minim derken, inþâALLAH dememelidir. Bundan, þübhe ma’nâsý çýkabilir. Evet, son nefes için inþâALLAH denirse de, dememek dahâ iyidir.

Dört halîfenin birbirinden yükseklikleri, hilâfetleri sýrasý iledir. Çünki, doðru yolda olan âlimlerin hepsi diyor ki, (Peygamberlerden “aleyhimüssalevâtü vetteslîmât” sonra, insanlarýn en üstünü, Ebû Bekr-i Sýddîk “radýyALLAHü anh” hazretleridir. Ondan sonra, Ömer-ül-Fârûk “radýyALLAHü anh” hazretleridir). Efdâl olmak, ya’nî üstünlük, bu fakîre göre fazîleti, meziyyeti, iyi sýfatlarý çok olmak deðildir. Önce îmâna gelmek, din için herkesden çok mal vermek ve cânýný tehlükelere atmakdýr. Ya’nî dinde, sonra gelenlere, üstâd olmakdýr. Sonra gelenler, herþeyi, öncekilerden öðrenir. Bu üç þartýn hepsi, Sýddîk “radýyALLAHü anh” hazretlerinde toplanmýþdýr. Herkesden önce îmâna gelmiþ, malýný ve cânýný din için fedâ etmiþdir. Bu ni’met, bu ümmetde, ondan baþkasýna nasîb olmamýþdýr. Resûlullah “sallALLAHü aleyhi ve sellem” vefâtýna yakýn, buyurdu ki, (Bana malýný, cânýný, Ebû Bekr kadar çok fedâ eden, baþkasý yokdur. Eðer, dost edinseydim, elbette Ebû Bekri dost edinirdim). Bir hadîs-i þerîfde buyuruldu ki, (ALLAHü teâlâ, beni size Peygamber gönderdi. Ýnanmadýnýz. Ebû Bekr inandý. Bana malý ile, câný ile yardým etdi. Onu hiç incitmeyin ve Ona hurmet ve ta’zîm edin!). Bir hadîs-i þerîfde buyurdu ki: (Benden sonra Peygamber gelmiyecekdir. Eðer gelseydi, elbette Ömer Peygamber olurdu). Emîr [Alî] “radýyALLAHü anh” buyurdu ki, (Ebû Bekr ile Ömerden, her biri, bu ümmetin en yükseðidir. Beni onlardan üstün tutan, iftirâcýdýr. Ýftirâ edenler dövüldüðü gibi, onu döverim).

Eshâb-ý kirâm “aleyhimürrýdvân” arasýnda olan muhârebeleri, iyi sebeblerden dolayý bilmelidir. Bu ayrýlýklarý, nefsin arzûlarý, mevký’, rütbe, sandalye kapmak, baþa geçmek sevgisinden deðildi. Çünki, bütün bunlar nefs-i emmârenin kötülükleridir. Onlarýn nefsleri ise, insanlarýn en iyisinin “aleyhi ve aleyhimüssalevât” sohbetinde, karþýsýnda tertemiz olmuþdu. Þu kadar var ki, Emîrin “radýyALLAHü anh” hilâfeti zemânýnda olan muhârebelerde, o haklý idi. Ondan ayrýlanlar, hatâ etdi. Fekat, ictihâd hatâsý olduðundan, birþey denemez. Nerde kaldý ki, fâsýk denilsin! Onlarýn hepsi âdil idi. Her birinin verdiði haber, makbûl idi. Emîre uyanlarýn ve ondan ayrýlanlarýn verdikleri haberler, doðrulukda ve güvenilmekde farksýz idi. Aralarýndaki muhârebeler, i’timâdýn gitmesine sebeb olmamýþdýr. O hâlde, hepsini sevmek lâzýmdýr. Çünki, onlarý sevmek, Peygamber efendimizin “sallALLAHü aleyhi ve sellem” sevgisinden dolayýdýr. Bir hadîs-i þerîfde, (Onlarý seven, beni sevdiði için sever) buyurmuþdur. Onlarý sevmemekden, herhangi birine düþmanlýk etmekden çok sakýnmalýdýr. Çünki, onlara düþmanlýk, Peygamberimize “sallALLAHü aleyhi ve sellem” düþmanlýk olur. Hadîs-i þerîfde, (Onlara düþmanlýk eden, bana düþman olduðu için eder) buyurmuþdur. O büyükleri ta’zîm etmek, hurmet etmek, insanlarýn en iyisini ta’zîm etmek, hurmet etmekdir. Onlara hurmetsizlik, tahkîr etmek, Onu tahkîr olur. Ýnsanlarýn en iyisinin “aleyhissalâtü vesselâm” sohbetini, sözlerini ta’zîm etmek, kýymet vermek için Eshâb-ý kirâmýn hepsine ta’zîm etmek, kýymet vermek lâzýmdýr. Evliyânýn büyüklerinden Ebû Bekr-i Þiblî “kuddise sirruh” buyuruyor ki, (Eshâb-ý kirâma “radýyALLAHü teâlâ anhüm ecma’în” ta’zîm etmiyen, kýymet vermiyen bir kimse, Resûlullaha “sallALLAHü aleyhi ve sellem” îmân etmemiþ olur).

A’MÂL-Ý ÞER’IYYE: Ý’tikâdý düzeltdikden sonra, islâmiyyetin emr etdiði þeyleri yapmak lâzýmdýr. Resûl-i ekrem “sallALLAHü aleyhi ve sellem” buyurdu ki, (Ýslâmýn binâsý beþ direk üzerine kurulmuþdur. Birincisi Eþhedü en lâ ilâhe illALLAH ve eþhedü enne Muhammeden abdühu ve resûlüh, demek ve bunun ma’nâsýna inanmakdýr). Bu þehâdet kelimesinin ma’nâsý, (Görmüþ gibi bilir ve inanýrým ki, ALLAHü teâlâdan baþka, varlýðý lâzým olan, ibâdet ve itâ’at olunmaða hakký olan, hiç ilâh, hiçbir kimse yokdur. Görmüþ gibi bilir, inanýrým ki, Muhammed “sallALLAHü aleyhi ve sellem” ALLAHü teâlânýn hem kulu, hem Peygamberidir. Onun gönderilmesi ile, Ondan önceki Peygamberlerin dinleri temâm olmuþ, hükmleri kalmamýþdýr. Se’âdet-i ebediyyeye kavuþmak için, ancak Ona uymak lâzýmdýr. Onun her sözü, ALLAHü teâlâ tarafýndan kendisine bildirilmiþdir. Hepsi doðrudur. Yanlýþlýk ihtimâli yokdur) demekdir. [Müslimân olmak istiyen bir kimse, önce bu kelime-i þehâdeti ve ma’nâsýný söyler. Sonra guslü, nemâzý ve lâzým oldukca, farzlarý, harâmlarý öðrenir.]

Îmân edilecek, i’tikâd edilecek þeyleri, yukarýda bildirdik.

Ýslâmýn ikinci þartý, dînin direði olan, beþ vakt nemâzý vaktinde kýlmakdýr. Nemâz, ibâdetlerin en üstünüdür. Îmândan sonra, en kýymetli ibâdet, nemâzdýr. Îmân gibi, onun da güzelliði, kendindendir. Baþka ibâdetlerin güzelliði ise, kendilerinden deðildir. Nemâzý doðru kýlmaða çok dikkat etmelidir. Önce, kusûrsuz bir abdest almalý, gevþeklik göstermeden, nemâza baþlamalýdýr. Kýrâetde, rükü’da, secdelerde, kavmede, celsede ve diðer yerlerinde, en iyi olarak yapmaða uðraþmalýdýr. Rükü’da, secdelerde, kavmede ve celsede tumânîneti [her uzvun hareketsiz durmasýný] lâzým bilmelidir. Nemâzý vaktin evvelinde kýlmalý, gevþeklik yapmamalýdýr.

Makbûl olan, sevilen kul, sâhibinin emrlerini, yalnýz Onun emri olduðu için yapan kuldur. Emri yapmakda gecikmek, inâdcýlýk ve edebsizlik olur. Fârisî yazýlmýþ fýkh kitâblarýndan meselâ, (Tergîbüssalât ve teysîrül-ahkâm) kitâbý ve bunun benzeri bir kitâb, her vakt yanýnýzda bulunmalýdýr. [(Tergîbüssalât) kitâbý, yüz kadar kitâbdan toplanmýþdýr ve üç kýsmdýr. Birinci kýsm, nemâzýn farz olmasý, ikincisi abdest, üçüncüsü abdesti bozanlardýr. Bu kitâb, Nûr-i Osmâniyye Kütübhânesinde vardýr. Hakîkat Kitâbevi tarafýndan yeniden tab’ edilmiþdir.] Din mes’elelerini bu kitâblardan bakýp öðrenmelidir. [Olur olmaz kimselerin, para kazanmak için yazdýðý kitâb ve mecmû’alardan din öðrenen, yanlýþ þeyler öðrenir. Doðru müslimânlarýn, ALLAH rýzâsý için yazmýþ olduklarý kitâblarý bulup okumalýdýr. Ýslâmiyyeti öðrenmek için, en iyi türkçe kitâb, Kâdî zâdenin (Birgivî vasýyyetnâmesi þerhi) ve yine Kâdî zâdenin (Âmentü þerhi) kitâblarý ile (Mevkûfât), (Dürr-i Yektâ þerhi), (Ey oðul ilmihâli) ve (Mevâhib-i ledünniyye tercemesi) ve (Mecmû’a-i zühdiyye) ve (Miftâh-ul-Cennet ilm-i hâli)dir. Fâtih câmi’i þerîfi ders-i âmlarýndan, ibtidâ-i dâhil medresesi müdîr-i umûmîsi Ýskilibli Muhammed Âtýf efendinin (Ýslâm yolu) ilmihâl kitâbý da çok fâidelidir. 1959 senesinde basýlmýþdýr. 1926 da Ankarada i’dâm edilmiþdir. Bunlar, islâm harfleri ile basýlmýþdýr. Bir kitâba güvenebilmek için, yalnýz ismine deðil, kitâbý yazanýn ismine de bakmalýdýr.] Ehl-i sünnet i’tikâdýný ve fýkh bilgilerini öðrenmeden önce, Gülistân kitâbý ve hikâye kitâblarý okumamalýdýr. Fýkh kitâblarý yanýnda, Gülistân ve benzeri kitâblar lüzûmsuzdur. [Gülistân lüzûmsuz olursa, din düþmaný olan gazetelerin ve mecmû’alarýn tiryâkilerine acabâ ne denir.] Dinde lâzým olanlarý, önce okumak ve öðrenmek ve öðretmek lâzýmdýr. Bunlardan fazlasý ikinci derecede kalýr. [Yâ, din bilgilerini öðrenmeden, baþka þeyler öðrenenler ve çocuklarýna doðru din bilgisi öðretmiyerek, para, mal, mevký’ kazanmalarýna uðraþanlar, ne kadar aldanýyor. Ýstikbâli te’mîn etmek, acabâ bunlarý kazanmak mýdýr? Yoksa, ALLAHü teâlânýn rýzâsýný kazanmak mýdýr?]

Teheccüd nemâzýný zarûret olmadýkca, elden kaçýrmamalýdýr. [Teheccüd, gecenin üçde ikisi geçdikden sonra, kýlýnan nemâza denir, imsâk vaktinden önce kýlýnýr. Teheccüd, uykuyu terk etmek demekdir. Peygamberimiz “sallALLAHü aleyhi ve sellem” muhârebelerde bile, teheccüd kýlardý. Kazâ nemâzlarý olan, teheccüd zemânýnda, kazâ nemâzý kýlmalýdýr. Hem kazâ borcu ödenir, hem de teheccüd sevâbýna kavuþur. Teheccüd ve diðer nâfile nemâzlarýn nasýl kýlýnacaklarý (Ýslâm ahlâký) kitâbýmýzda yazýlýdýr.] Gece uyanmak güç olursa, hizmetçilerinizden birkaçýna emr ediniz! Sizi o zemân uyandýrsýnlar, uykuda býrakmasýnlar. Birkaç gece kalkýnca, artýk âdet olur, uyanýrsýnýz. Teheccüd ve sabâh nemâzlarýna uyanmak isteyen, yatsýyý kýlýnca hemen yatmalýdýr ve gece, boþ þeylerle uykusuz kalmamalýdýr. Teheccüd zemânýnda tevbe, istigfâr etmek, ALLAHü teâlâya ilticâ etmek, yalvarmak, günâhlarýný düþünmek, ayblarýný, kusûrlarýný hâtýrlamak, kýyâmetdeki azâblarý düþünüp korkmak, Cehennemin sonsuz acýlarýndan titremek lâzýmdýr. Afv ve magfiret için çok yalvarmalýdýr. O zemân ve her zemân yüz kerre (Estagfirullahel’azîm ellezî lâ ilâhe illâ hüv el hayyel kayyûme ve etûbü ileyh) demeli ve ma’nâsýný düþünerek söylemelidir. [Azîm, zâtý ve sýfatlarý kemâlde demekdir. Kebîr, zâtý kemâlde, celîl, sýfatlarý kemâlde demekdir.] Bunu ikindi nemâzýndan sonra [tesbîhlerden ve düâdan sonra] yüz def’a okumalýdýr. Abdestsiz okunabilir. Hadîs-i þerîfde buyuruldu ki, (Kýyâmetde, sahîfesinde çok istigfâr bulunanlara, müjdeler olsun!). [Muhammed Ma’sûm-i Fârûkî, ikinci cildin 80. ci mektûbunda buyuruyor ki, (Belâlardan, sýkýntýlardan kurtulmak için, istigfâr okumak çok fâidelidir ve tecribe edilmiþdir. Ölümden baþka, her derdden kurtarýr. Eceli gelenin de, aðrýsýz, sýkýntýsýz ölümüne yardým eder. Her sýkýntýdan kurtaracaðý ve rýzký artdýracaðý, hadîs-i þerîfde bildirildi. Her farz nemâzdan sonra, bunu üç kerre okumalý ve yalnýz (Estagfirullah) diyerek yetmiþe temâmlamalýdýr). (Hak Sözün Vesîkalarý) kitâbýnýn 344.cü sahîfesine bakýnýz! Ýstigfârý ve bütün düâlarý, ma’nâlarýný düþünmeden, temiz kalb ile söylemezse, yalnýz aðýz ile söylerse, hiç fâidesi olmaz. Aðýz ile üç kerre söyleyince, temiz kalb de söylemeðe baþlar. Günâh iþlemekle kararmýþ olan kalbin söylemesi için, aðýz ile çok söylemek lâzýmdýr. Nemâz kýlmýyanýn ve harâm lokma yiyenin kalbi simsiyâh olur. Böyle kalbler de söylemeðe baþlamasý için, aðýz ile en az yetmiþ kerre söylemelidir.] Duhâ ya’nî kuþluk vakti, hiç olmazsa iki rek’at nemâz kýlmak lâzýmdýr. Teheccüd ve kuþluk nemâzlarýnýn en çoðu oniki rek’atdir. [Nâfile nemâzlarda, gece iki rek’atde, gündüz dört rek’atde selâm verilir.]

Her farz nemâzý kýlýnca, Âyet-el Kürsî okumaða çalýþmalýdýr. Peygamberimiz “sallALLAHü aleyhi ve sellem” buyurdu ki, (Farz nemâzlarýndan sonra Âyet-el kürsî okuyan kimse ile Cennet arasýnda, ölümden baþka mâni’ yokdur). Beþ vakt nemâzdan sonra, sessizce, otuzüç kerre kelime-i tenzîh (SübhânALLAH) ve otuzüç kerre tahmîd (Elhamdülillah) ve otuzüç def’a tekbîr (ALLAHü ekber) ve en sonra, bir kerre (Lâ ilâhe illALLAHü vahdehu lâ þerîke leh, lehülmülkü velehül hamdü yühyî ve yümît ve hüve alâ külli þey’in kadîr) demelidir ki, hepsi yüz olur.

Hergün ve her gece yüz kerre (SübhânALLAHi ve bi-hamdihi sübhânALLAHil’azîm) demelidir. Çok sevâbdýr. Her sabâh bir kerre (ALLAHümme mâ esbaha bî min ni’metin ev bi-ehadin min halkýke, fe minke vahdeke, lâ þerîke leke, fe lekel hamdü ve lekeþþükr) demeli ve her akþam (Mâ esbaha) yerine (Mâ emsâ) diyerek, hepsini aynen okumalýdýr. Peygamberimiz “sallALLAHü aleyhi ve sellem” buyurdu ki, (Bu düâyý gündüz okuyan, o günün þükrünü yapmýþ olur. Gece okuyunca, o gecenin þükrünü îfâ etmiþ olur). Abdestli okumak þart deðildir. Hergün ve her gece okumalýdýr.

Ýslâmýn üçüncü þartý, malýn zekâtýný vermekdir. Zekât vermek, elbette lâzýmdýr. Zekâtý seve seve ve islâmiyyetin emr etdiði kimselere vermelidir.

Bütün ni’metlerin, mallarýn hakîkî sâhibi olan ALLAHü teâlâ, zenginlere verdiði ni’metlerin kýrkda birini, müslimânlarýn fakîrlerine vermelerini, buna karþýlýk, çok sevâb, katkat mükâfât vereceðini [ve zekâtý verilen malý elbette artdýrýrým ve hayrlý yerlerde kullanmanýzý nasîb ederim. Zekâtý verilmiyen mâlý, derd ile, belâ ile istemiyerek harc etdiririm, elinizden alýr, düþmanlarýnýza veririm, siz de bu hâli görür, kendinizi yer, yanýp kavrulursunuz!] buyurup da, bu kadar az bir þeyi [istediðin herhangi bir din kardeþine] vermemek, ne büyük insâfsýzlýk ve inâdcýlýk olur.

ALLAHü teâlânýn emrlerini yapmamak, hep kalbin bozuk olmasýndandýr. Kalbin bozuk olmasý, islâmiyyete tam inanýlmamasýdýr. Mü’min olmak için, yalnýz kelime-i þehâdeti [Eþhedü en lâ...] söylemek yetiþmez. Münâfýklar [kalbi kâfir olduðu hâlde, müslimân görünen zýndýklar] da bunu söylüyor. Kalbde îmân bulunduðuna alâmet, islâmiyyetin emrlerini seve seve yapmakdýr. Zekât niyyeti ile fakîre bir altýn vermek, yüzbin altýn sadaka vermekden dahâ sevâbdýr. Çünki, zekât vermek, farzý yapmakdýr. Zekât niyyeti olmadan verilenler ise, nâfile ibâdetdir. Farz ibâdetin yanýnda nâfile ibâdetlerin hiç kýymeti yokdur. Deniz yanýnda, damla kadar bile deðildir. Þeytân aldatarak, kazâlarý kýldýrtmýyor, nâfile kýlmaðý, [nâfile hacca ve ömreye gitmeði] güzel gösteriyor. Zekât verdirmeyip, nâfile hayrlarý, göze güzel gösteriyor. [Sünnetlerin ve nâfilelerin, söz verilen büyük sevâblarý, farz borcu olmýyanlar, kazâlarýný ödeyenler içindir. Kazâsý olanlarýn, farzlardan baþka hiçbir ibâdetlerine, hiç sevâb verilmez.]

Ýslâmýn þartýnýn dördüncüsü, mubârek Ramezân ayýnda, hergün oruc tutmakdýr. Mubârek Ramezân ayýnda hergün, muhakkak oruc tutmalýdýr. Olur olmaz sebeblerle, bu mühim farzý elden kaçýrmamalýdýr. Peygamberimiz “sallALLAHü aleyhi ve sellem” buyurdu ki, (Oruc, mü’mini Cehennemden koruyan bir kalkandýr). Hastalýk gibi, mecbûrî bir sebeble oruc tutulmazsa, [gizli yimeli ve özr bitince] hemen kazâ etmelidir. Hepimiz Onun kuluyuz. Baþý boþ, sâhibsiz deðiliz. Sâhibimizin emrlerine, yasaklarýna göre yaþamalýyýz ki, azâbdan kurtulabilelim. Ýslâmiyyete uymýyanlar, inâdcý kul, aksi, âsî me’mûr olur ki, cezâ çekmeleri lâzým gelir.

Ýslâmýn beþinci þartý hacdýr [ömründe bir kerre, Mekke þehrine gidip, hac vazîfelerini yapmakdýr]. Hac vazîfesinin þartlarý vardýr. Hepsi, fýkh kitâblarýnda yazýlýdýr. Hadîs-i þerîfde, (Kabûl olan bir hac, geçmiþ günâhlarý yok eder) buyuruldu.

Cehennemden kurtulmak istiyen, halâl ve harâmlarý iyi öðrenmeli, halâl kazanýp, harâmdan kaçýnmalýdýr. Ýslâmiyyetin sâhibinin yasak etdiði þeylerden sakýnmalýdýr. Ýslâmiyyetin hudûdunu aþmamalýdýr. Gaflet uykusu ne zemâna kadar sürecek, kulaklardan pamuk ne vakt atýlacak? Ecel gelince, insaný uyandýracaklar, gözleri kulaklarý açacaklar. Fekat, o zemân piþmânlýk iþe yaramýyacak. Rezîl olmakdan baþka, ele birþey geçmiyecekdir. Hepimize ölüm yaklaþýyor. Âhýretin çeþid çeþid azâblarý, insanlarý bekliyor. Ýnsan öldüðü zemân, kýyâmeti kopmuþ demekdir. Ölüm uyandýrmadan ve iþ iþden geçmeden önce uyanalým! ALLAHü teâlânýn emrlerini ve yasaklarýný öðrenip, þu birkaç günlük ömrümüzü, bunlara uygun geçirelim. Kendimizi âhýretin çeþidli azâblarýndan kurtaralým! Tahrîm sûresi altýncý âyetinde meâlen, (Ey îmân edenler, kendinizi ve çoluk çocuðunuzu öyle bir ateþden koruyun ki, onun tutuþdurucusu insanlarla taþlardýr) buyuruldu.

Îmâný, i’tikâdý düzeltdikden ve islâmiyyete uygun ibâdetleri yapdýkdan sonra, vaktleri, kalbi temizlemek ile ma’mûr etmek lâzýmdýr. ALLAHü teâlâyý hâtýrlamadan, bir ân geçirmemelidir. Vücûd, eller, ayaklar dünyâ iþleri ile uðraþýrken, kalb hep ALLAHü teâlâ ile olmalý, Onu hâtýrlamakla lezzet duymalýdýr. Bu devlet, büyüklerimizin gösterdiði yolda, herkese, az zemânda nasîb oluyor. Elhamdülillah siz, böyle olduðunu biliyorsunuz. Belki de, çok az olsa bile, birþey hâsýl olmuþdur. Ele geçeni býrakmamak ve þükr etmek lâzýmdýr ve artmasýna çalýþmalýdýr. Herkesin, sonradan kavuþabildiði þeyler, bu yolda, baþlangýcda ele geçer. O hâlde, kazanclarýnýn azý da, pek çokdur. Çünki, dahâ baþlangýcda nihâyetden haberleri olur. Fekat, ele geçen, ne kadar çok olsa da, az görmelidir. Ama þükr etmeði elden býrakmamalýdýr. Hem þükr etmeli, hem de dahâ artmasýný istemelidir. Kalbin temiz olmasýndan maksad, Ondan baþkasýnýn sevgisini kalbden çýkarmakdýr. Kalbin hasta olmasý, iþte bu çeþidli baðlýlýklardýr. Bu baðlýlýklar kesilip atýlmadýkca, hakîkî îmân nasîb olmaz. Ýslâmiyyetin emrlerini ve yasaklarýný yerine getirmek kolay ve râhat olmaz.

Nazm:

Onu düþün, oldukça cânýn!
Kalbin temizliði, zikri iledir ânýn!

[Zikr etmek, ALLAHü teâlâyý hâtýrlamak demekdir. Bu da, kalb ile olur. Zikr edince, kalb temizlenir. Ya’nî kalbden dünyâ sevgisi çýkar. ALLAH sevgisi yerleþir. Birçok kimselerin, bir araya toplanarak hayhuy etmesi, oynamasý, dönmesi, zikr deðildir. Yüz seneden beri, tarîkat diyerek, birçok þey uyduruldu. Din büyüklerinin, Eshâb-ý kirâmýn yolu unutuldu. Câhiller, hattâ fâsýklar þeyh olarak zikr ve ibâdet ismi altýnda, günâh iþledi. Hele son zemânlarda, harâm girmeyen, kýzýlbaþlýk, mezhebsizlik karýþmayan bir tekke kalmamýþdý. Bugün ne Ýstanbulda, ne de Anadoluda ve Mýsr, Irâk, Îrân, Sûriye ve Hicazda, ya’nî hiçbir islâm memleketinde, tesavvuf âlimi yok gibidir. Fekat sahte mürþidler, müslimânlarý sömüren tarîkatcýlar çokdur. Din büyüklerinin, eskiden kalma, hâlis kitâblarýný okuyup, ibâdetleri bunlara göre doðrultmalýdýr. Tarîkatcýlýk, þeyhlik, mürîdlik gibi ismlerin perdesi altýnda iþ gören zýndýklara, mal ve din hýrsýzlarýna aldanmamalý, bunlardan kaçýnmalýdýr].

Yemekleri, keyf için, lezzet için yimemeli, ALLAHü teâlânýn emrlerini yerine getirmeðe kuvvet bulmak için yimelidir. Eðer önceleri, böyle niyyet edemezseniz, her yemekde, zor ile böyle niyyet ediniz. Hakîkî niyyet yapabilmeniz için, ALLAHü teâlâya yalvarýnýz! Tesavvuf, az yimek, az içmek deðildir. Herkesin halâlden kazanýp, doyuncaya kadar yimesi lâzýmdýr. Ubeydüllah-i Ahrâr “rahmetullahi aleyh” (Mesmû’ât) kitâbýnda, 110.cu sahîfede diyor ki, (Þâh-ý Nakþibend Behâüddîn-i Buhârî buyurdu ki, birþey yimek, aç kalmakdan iyidir. Alâüddevle Rükneddîn buyurdu ki, birþey yimek, aç kalmakdan iyi olduðunu, önceden bilseydim, az yiyiniz demezdim.) Yeni ve temiz giyinmeli ve giyinirken ibâdet için, nemâz için süslenmeðe niyyet etmelidir. Bir âyet-i kerîmede meâlen, (Her nemâzý kýlarken süslü, temiz, sevilen elbiselerinizi giyiniz!) buyurulmuþdur. Elbiseyi herkese gösteriþ için giymemelidir ki, günâhdýr. [Ýbni Âbidîn orucun mekrûhlarýný anlatýrken, güzel giyinmek mubâhdýr diyor.] Bütün hareketler, iþler, sözler, okumak, dinlemek, [oðlunu mektebe göndermek] hep ALLAH rýzâsý için olmalýdýr. Onun dînine uygun olmasýna çalýþmalýdýr. Böyle olunca, insanýn her a’zâsý ve kalbi ALLAHü teâlâya müteveccih olur. Onu zikr eder [ya’nî hâtýrlar]. Meselâ, büsbütün gaflet olan uyku ibâdetleri kuvvetle ve saðlam yapmak niyyeti ile uyunursa, bütün uyku ibâdet olur. Çünki, ibâdet niyyeti ile uyumakdadýr. Peygamberimiz “sallALLAHü aleyhi ve sellem” buyurdu ki, (Âlimlerin uykusu ibâdetdir). Evet, bunlarý yapmak, size bugün için güç olacaðýný biliyorum. Çünki, çeþidli mâni’ler etrâfýnýzý sarmýþdýr. Âdete, modaya kapýlmýþ bulunuyorsunuz. Ayblanmak, izzet-i nefse dokunmak kuruntularýna tutulmuþsunuz. Bütün bunlar, ahkâm-ý islâmiyyeyi yerine getirmenize mâni’ olmakdadýr. Hâlbuki, ALLAHü teâlâ, islâmiyyeti, bozuk âdetleri, çirkin modalarý kaldýrmak için ve nefs-i emmârenin benlik, izzet-i nefs çýlgýnlýklarýný yatýþdýrmak için gönderdi. Fekat, ALLAHü teâlânýn ismini, kalbde hâtýrlamaða devâm nasîb olursa ve beþ vakt nemâz gevþek davranmadan, þartlarý ile kýlýnýrsa ve halâl ve harâma, elden geldiði kadar dikkat edilirse, bu mâni’lerden kurtulmanýz, oraya çekilmeniz umulur. Bu nasîhatleri yazmanýn ikinci bir sebebi de, bunlar yapýlmasa bile, kendi kusûr ve kabâhatini anlamaða yarar ki, bu da büyük ni’metdir. Bulmayýp da, bulmadýðýný anlamamakdan ve kusûrunu bilmemekden ve vazîfeyi yapmadýðýna utanmamakdan, ALLAHü teâlâya sýðýnýrýz. Böyle kimseler, islâmiyyeti tanýmýyan, kulluðunu yapmýyan inâdcý câhillerdir.

[Muhammed Ma’sûm Serhendî “rahmetullahi aleyh”, ikinci cildin yüzkýrkýncý mektûbunda diyor ki, (Hadîs-i kudsîde (Bir Velî kuluma düþmanlýk eden, benimle harb etmiþ olur. Kulumu bana yaklaþdýran þeyler arasýnda, en sevdiðim, ona farz etdiðim þeydir. Nâfile ibâdet [de] yaparak, bana yaklaþan kulumu çok severim. Çok sevdiðim kulumun iþiten kulaðý, gören gözü, tutan eli, yürüyen ayaðý olurum. Ýstediðini elbette veririm. Bana sýðýndýðý zemân, elbette korurum) buyuruldu. Bu hadîs-i kudsî, ikinci kýsmýn onyedinci maddesinin üçüncü sahîfesinde ve Nevevînin (Hadîs-i erbaîn) i, 38. ci hadîsinde ve(Hadîka)nýn yüzseksenikinci ve (Kýyâmet ve âhýret) in yüzaltmýþdördüncü ve (Fâideli Bilgiler)in altmýþbirinci sahîfesinde îzâh edilmekdedir. Farzlarla hâsýl olan kurb, ya’nî ALLAHü teâlâya yaklaþmak, nâfilelerle hâsýl olandan, elbette dahâ çokdur. Fekat, ihlâs ile yapýlan farzlar kurb hâsýl eder. Ýhlâs, ibâdetleri, ALLAHü teâlâ emr etdiði için yapmakdýr. Ehl-i sünnet olan her mü’minde biraz ihlâs vardýr. Takvâ ile ve ibâdet yapmakla, kendisine (Feyz) denilen kalb nûrlarý gelir. Bir Velînin kalbinden saçýlan bu feyzlerden alýrsa, ihlâsý çabuk ve çok artar. (Takvâ), harâmlardan nefret etmek, harâm iþlemeði hâtýra bile getirmemekdir. ALLAHü teâlâya yaklaþmak, Onun rýzâsýna, sevmesine kavuþmak demekdir. Son sözün sonuna bakýnýz! ALLAHü teâlânýn mü’minlerin kalblerine gönderdiði nûrlar, feyzler, ibâdetleri ve takvâsý çok olanlara, gelmekdedir. Ya’nî, bunlarýn feyz almak isti’dâdlarý, kâbiliyyetleri artar. Feyzler, Resûlullahýn mubârek kalbinden yayýlmakdadýr. Gelen feyzleri almak için, Resûlullahý sevmek lâzýmdýr. Sevmek de, Onun ilmini, güzel ahlâkýný, mu’cizelerini, kemâlâtýný öðrenmekle hâsýl olur. Resûlullah da, onu görüp severse, feyz almasý çoðalýr. Bunun için,sohbetinde bulunup, güzel yüzünü görenler, tatlý sözlerini iþitenler, dahâ çok feyz aldýlar. Eshâb-ý kirâm, bunun için, çok feyz alýp, kalbleri dünyâ sevgisinden temizlenerek, ihlâs sâhibi oldular. Kavuþduklarý nûrlar, feyzler, Evliyânýn kalblerinden dolaþarak, zemânýmýza kadar geldi. Bir kimse, kendi zemânýnda bulunan bir Velîyi tanýyýp, çok sever ve sohbetinde bulunarak, kendini sevdirirse, Resûlullahýn mubârek kalbinden Velînin kalbine gelmiþ olan nûrlar, bunun kalbine de akarak kalbi temizlenir. Sohbetine kavuþamazsa, onu düþünmesi, ya’nî Velînin þeklini, yüzünü hâtýrýna getirmesi de, sohbetinde bulunmuþ gibi olur. Mazher-i Cân-ý Cânân, Delhîden Kâbildeki þâh Behîke teveccüh ederek, yüksek derecelere kavuþdurdu. Mazher-i Cân-ý Cânân hazretleri, (Bütün feyzlere, bütün ni’metlere, üstâdlarýma olan sevgim sebebi ile kavuþdum. Kusûrlu ibâdetlerimiz, bizi ALLAHü teâlâya yaklaþdýrmaða sebeb olabilir mi?) dedi.Ya’nî, mürþidi sevmek, onun kalbinden saçýlan feyzleri almaða sebeb olur. Feyz alýnca, ihlâs hâsýl olur. Ýhlâs ile yapýlan ibâdet de, insâný hakîkî îmâna kavuþdurur. (Künûz-üd-dekâýk)deki hadîs-i þerîfde, (Herþeyin menba’ý vardýr. Ýhlâsýn, takvânýn menba’ý, kaynaðý, Âriflerin kalbleridir) buyuruldu. Velî olmak için, ya’nî ALLAHü teâlâya yakýn olmak, ya’nî Onun sevgisine kavuþmak için, ihlâs ile ahkâm-ý islâmiyyeye uymak lâzýmdýr. Ahkâm-ý islâmiyyeye uymak, önce Ehl-i sünnet âlimlerinin bildirdikleri gibi îmân etmek, sonra harâmlardan sakýnmak ve farz olan ibâdetleri, ihlâs ile yapmakdýr.]

(Ehl-i sünnet) i’tikâdý, nazm üzre ey civân,
oldu aþaðýda sana, açýk dil ile beyân:

Doðru olan i’tikâdý, ister isen kardeþim,
gece gündüz, bu kitâbý oku hem de, pek candan!

Rûhuna rahmet eylesin, Hak, Ebû Hanîfenin,
Kur’ân yolunu gösterdi, bize o yüce Nu’mân.

Dünyâya gönül baðlama, akar ömür su gibi,
Ýslâmiyyete uyan kimse, her dem olur þâdümân.

Önce ilmihâli öðren, çocuðuna da öðret.
din bilgisi öðrenmezsen, olursun sonra piþmân!

Düþmanlarýmýz sinsice, nasýl saldýrýyor bak,
sen de dîni yaymak için, çalýþ gayb etme zemân!

Dinsizler hep yalanla, gençleri aldatýyor,
Ýslâmý yok edecekler, artýk gafletden uyan!

Müslimânlar da þaþýrmýþ, tuzaða düþmüþ çoðu,
(Ehl-i kýble) sözde hepsi, ayrýlmýþlar hak yoldan,

Ýlm-i hâli öðrenmiyen, kendini koruyamaz.
Kâfir veyâ sapýk olur, (Ehl-i sünnet) olmýyan!

Doðru olan bilgileri, yayanlara yardým et!
cihâd sevâbýný kazan, olsun bunda mal revân.

Resûlullah hiç durdu mu. Eshâbý uyudu mu?
dîni yaymak için hepsi, olmuþdu bir kahramân!

Çalýþ boþ durma sen dahî, din düþmaný pek kavî,
içden dýþdan ezecekler, gidecek, dinle îmân.

Eshâba çirkin söyleme, hepsinin kadrini bil,
birbirini severlerdi, buna þâhiddir Kur’ân!

En üstün Ebû Bekrdir, Ömer, Osmân, Alî hem,
Mu’âviyeyi de çok sev, Odur Kur’âný yazan!

Rabbimiz cism deðildir, zemâný, mekâný yok,
maddeye hulûl eylemez, böyle olmalý îmân!

Mahlûka muhtâc deðildir, ortaðý, benzeri yok,
herþeyi Odur yaratan, hem de varlýkda tutan.

Ýyi, kötü, îmân, küfr, madde, kuvvet, enerji,
hepsini O var ediyor, yaratamaz hiç insan!

herkese akl, irâde verdi, hem yol gösterdi,
kim iyilik diler ise, yaratýr hemen Rahmân.

Önce, i’tikâdý düzelt, emri, yasaðý gözet,
se’âdete kavuþamaz, islâmiyyetden ayrýlan!

Tâ önceden âdet oldu, kim ekerse o biçer,
pek aldandý, ziyân etdi, ekmeden buðday uman!

Yetmiþüç fýrkadan ancak (Ehl-i sünnet) kurtulan,
Resûlullahýn yolunu onlardýr bize sunan!


Çevrimdışı __MiM__

  • __HiÇ__
  • *****
  • İleti: 9638
  • Teþekkür 51
Ynt: Ýmam-ý Rabbani'nin kaleminden Ehl-i sünnet itikadý
« Yanıtla #1 : 27 Eylül 2010, 01:50:08 »
evet, bayaðý uzun bir yazý... ama çok faydalý bir yazý olduðuna þüphem yok. Rabbim kýsmet buyurursa ilk fýrsatta okumaða çalýþacaðým inþaALLAH.

Bana öyle bir resim çiz ki... Gözlerim açýkken deðil, kapatýnca göreyim!