• 23 Eylül 2019, 03:52:24

Kullanıcı adınızı, şifrenizi ve aktif kalma süresini giriniz

Gönderen Konu: Hattat Hamid AYTAÇ/kendi anlatımıyla....  (Okunma sayısı 805 defa)

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Çevrimdışı __MiM__

  • __HiÇ__
  • *****
  • İleti: 9638
  • Teşekkür 51
Hattat Hamid AYTAÇ/kendi anlatımıyla....
« : 05 Temmuz 2011, 19:17:56 »
Hat sanatının son temsilcisi rahmetli Hamid Aytaç'ın ölümünden önce anlattığı hayat hikayesini aynen yayınlıyoruz.

"Diyebilirim ki, ilk tedris devrimde bu zat bana beş defa Kuran-ı Kerim-i yazdırmıştır."

1309 (1897) yılında Diyarbakır'da doğdum. 1324 (1908) tarihinde İstanbul'a geldim. Diyarbakır'da bulunduğum zaman ilk tahsilimi Ulu Cami Hazîresi'nde "Sibyan Mektebi" denilen yerde yaptım. Millî Mücadeleden sonra 2. intihabde (seçimde) Diyarbekir Meb'usu Mustafa Akif Tüten o zaman ilk mektebin hocasıydı, diyebilirim ki; ilk tahsilimde en büyük feyzi ondan aldım. Hala onun tesiri altından kurtulamamışımdır. İçime öyle bir tedris usulüyle yer etmiş ki o şahsiyyet. ilk mektep sıralarında ondan yazı dersi alırdım. Gayet güzel İstanbul usulüyle rika'sı vardı. Yani yazı aşkımın en birinci misalini teşkil eder. Hiç unutmam Kur'an-ı Kerim'i okuduğumuz zaman ayetlerin uzunluk hızına göre bir taş tahtaya yazdırırdı. Kağıda yazarsak, yere atmış olmak korkusu vardı. Bu taş üzerine ilk sahifesi ne kadar sığarsa, taş kalemle (tebeşirle) yazardık. Biz öğrenmiş miyiz diye bizi kaldırtır tahtaya, ezberden söylerdi. Kur'an-ı Kerim yazardık tahtaya...

Tebeşirle yazardık tahtaya. Diyebilirim ki, ilk tedris devrimde bu zat bana beş defa Kur'an-ı Kerim'i yazdırmıştır. Malüm-u aliniz bir şeyi insan okurken başka yazarken başka, yazdığı zaman onu on defa okumuş gibi olur, değil mi? Hatta hiç unutmam, Şekercizade'nin Kur'an-ı Kerim'i elinde numune olarak dururdu. Bunun güzel bir yazısı vardır. Ben yazıya merakımdan iki sahifesinin kenarında ona benzetmeye çalışmışımdır. Ondan sonra Askeri Rüşdiyeye geçtim. Diyarbakır'ın Mardin Kapısında Askerî Rüşdiye mektebi vardır. Oraya geçtik. Burada bize yazı dersi veren Vahid Efendi namında bir zat, hattattı aynı zamanda. Gayet güzel rikası vardı, Ondan meşkettim.

Derken, bize Fransızca ve resim dersine gelen Yüzbaşı Hilmi Efendi namında bir zat geldi. Ressam Ali Rıza Bey ekolünden gelme. Ondan resim dersi ve Fransız usulü yazı dersini öğrendim. Mektebi bitirdikten sonra idadiye geçtim. Benim arkadaşlarım Harbiyeye girdiler .Onların herbiri paşa oldular, idadî mektebinde yazı hocam Abdüsselam Efendi ki, meşhur şair Süleyman Nazif Efendi'nin sınıf arkadaşıdır. Akrabamdan bir zattı. Ondan meşkettim Sülüs yazısını ve aynı zamanda mektebi bitirdikten sonra mekteb idaresi bana yazı hocalığı vermek istedi, ben kabul etmedim. İstanbul'a gideceğim, ihtarı üzerine. O da ayrı bir keyfiyet.

Babam beni İstanbul'a göndermek istemiyordu. Göndermezseniz kaçarım demiştim ve beni burada kader bekliyormuş. Buraya geldim, İstanbul'a. Şimdi o esnada Kavas zade İmam-ı Hoca Said Efendi'den meşkettim. Sonra, D.Bekir'li Yüzbaşı Yazıcazade Hilmi Bey'den sülüs meşkettim.

Birgün:

Ben yazı ile meşgulken, peder bana:

-Oğlum al şu parayı git karpuz al" dedi. Ben de içimden:

"-Babam da tam zamanını buldu" dedim. Çünkü aklım yazmakta olduğum yazıda kaldı. Parayı aldım yolun yansında, para elimde olduğu halde, zihnim yazıyla meşgul olduğundan parayı kaybettim zannıyla geri döndüm. Tam evin kapısı önünde paranın avucumda olduğunu hatırladım. Tekrar dönüp, karpuzu alıp eve geldiğimde, peder bana çıkışarak.

"-Niçin bu kadar geç kaldın" dedi. Ben de:

"-Efendim, parayı düşürdüm de, aramak için geri döndüm ve yarı yolda parayı buldum, bunun için geç kaldım" dedim.

Yazıya olan aşkımdan derslerimi ihmale başladım ve o sene sınıfta kaldım. Peder beni yeminle men etti.

Nihayet bir gün, cennetmekan Sultan II. Abdülhamid Han zamanı idi, belediyede padişah cülusu için bez üzerine yazı yazılıyordu. Ben de o zaman 13-14 yaşlarında idim;

Bir tatil zamanı idi. Amucazadem de orada belediye memuru İdi. Ben de kolalı büyük tahta çerçeveli bir bez üzerine II. Abdülhamid Han'ın tuğrasını yazdım. Buna mukabil bana bir altun lira hediye ettiler. Ben sevinçle eve geldim, pedere gösterdim, "Baba, ben yazı yazdım ve bunu bana verdiler." dedim, "İnanmam" dedi. "Nerde buldun bu parayı", "bulmadım" dedim. Akşam amucazademe sorarsınız. Amucazadem geldi, ondan sordu peder, "Bizim çocuk yazı yazmış ve bir altun lira vermişler doğru mu?" o da "evet doğrudur" dedi. Bunu gören peder, sakallarını sıvazlayarak "Ben yeminimin kefaretini veririm,sen yazıya devam et" dedi. Beni yazıdan men eden peder bir altun lirayı alınca bu işi hallettik.

Artık yazıya başladım, nihayet İstanbula geldim 1324 tarihinde. Tabii o zaman 17 yaşındaydım. Çemberlitaş'ın arkasında Mahmud Bey namında bir handa oda tuttum. Talebe Yurdu olarak kullanılıyordu orası. Orada mektebe, devam ediyordum. Mektep bittikten sonra Darülfunun'da Hukuk'a devam etmeye başladım. Birgün Maarif Nezareti tarafından İlk mektep yazı hocalığı munhaldir ilanı üzerine imtihana iştirak ettim. Kazanmışım. Evrak-ı lazımeyi götürdüm Bana bakan heyet reisi, "Oğlum mevzuat icabı 20 yaşını bitirmiş olanlar muallim olabilirler, yaşın küçük, büyütürseniz hocalığa alırız" dediler. Ben de dedim ki:

"Beyefendi yaşımı büyültsem bile yine onyedi yaşındayım ki, sizi resmen aldatıyorum demektir. Benden yaşlı olanlar kazanamadıkları halde ben kazanmışım, demek ki, akıl yaşta değil baştadır." Bu zat da, Samipaşazade Süreyya Bey, Abdulhamid'in hocası Süreyya Bey idi.

Bizim bu halimizi gören zat, oradaki bir memur ''Şu kağıdı al, yarın Haseki'deki Gülşen-i Maarif mektebine gel"dedi. Gittim, hususi mekteb için yazma zorluğundan dolayı elverirki insanlara yazı dersi verebilmek hakkına haiz olsun.

Askerî Rüşdiyede görmüş olduğum usul-u tedris'i aynen tatbik ettim. Talebeler arasında bir gelişme oldu. Benden evvel gelen yazı hocaları benim kadar müessir olamamıştı. Bunu gören mektebin müdürü "Hamid Bey, erkan-ı harbiye harita dairesinde Hattat Hacı Mehmed Nazif efendi vardır. O benim dostumdur. Git ondan yazı dersi al" dedi. Hacı Nazif Bey'e gittim, yazı dersi almağa başladım. Bu devre esnasında Mektebi Harbiye matbaası hattatlığı münhaldir, dediler. Ben de imtihanına iştirak ettim. Oraya hattat oldum. O zamanda orada ressam Ziya Bey müdür imiş. Nihayet bir zaman oldu ki, Erkan-ı Harbiye Harita dairesinden bir mektup geldi. Mektupta Hacı Mehmed Nazif Efendi'nin vefatı üzerine boşalan yerine hattat alınacaktır, siz de imtihana iştirak ediniz" deniyordu. İmtihana iştirak ettim, kazanmışım. Benden daha evvel daha kıymetli hattatlar da varmış. Nihayet bu esnada bana bir tezkere geldi... "Becayişiniz için Erkan-ı Harbiye matbaasına tezkire yazılmıştır." 1329 tarihinde Erkan-ı Harbiye Matbaası hattatlığına tain oldum. Bu sekiz senelik hizmetim esnasında I. Cihan Harbi sıralarında Almanya'ya Erkanı Harbiye Harita Dairesinde hattatlık yaptım. Sonra İstanbul'a döndüm. Bilahere, askeri hizmet esnasında Kütahya'ya gittim. Kütahya'da kaldım. Erkan-ı Harbiye hattatlığını idre etmek için I.Cihan Harbi sıralarındaydı bu. Bundan sonra İstanbul'a döndüm. Harb bitmişti. Harbin sonlarında baktım maaşımda bir terakki yok, nihayet İstifaya karar verdim. İstifa edip çekildim ve serbest mesleğe atıldım.

O devrede meslekdaşlarımdan Hattat Halim, Hasan Rıza Efendinin oğlu Süreyya, Elmalılı Müfessir Hamdi Yazır'ın kardeşi Mahmud Bedreddin Yazır, Hattat Macid hepsi mesleği terkettiler ben terk etmedim ve burada sebat ettim. Bu devre intibak etmek için Avrupa'dan etiket makinesi getirdim, etiket bastım. Müşterilerim olan Irak'dan, Şam'dan gelenlere yazılar yazdım. Bana hiç kimse niye yazı yazıyorsun diye dokunmadı. Mesleğime devam ettim.

Bir gün dostlarımdan birisine (Necmeddin Okyay Hoca'ya):

"Hocam mürekkebi nasıl yapıyorsunuz?" diye sordum. Bana söylemedi. Yeni harfler çıktığında, ben o zaman Akademi'de (güzel sanatlar) bulunuyordum. İki sene de orada hizmetim vardır. Şişli Camii mimarı Vasfi Egeli benim mektep arkadaşımdır, mimar Çetintaş mekteb arkadaşımdır. Yeni Postahanenin mimarı Vedat Bey benim mekleb arkadaşımdır. Bu Vedat Bey Sırrı Paşa'nın oğludur. Ben o zaman etiketçilik yapıyordum, gravürcülük yapıyordum. Resminizi bana verseniz, çelik üzerîne aynen hakkederim. Hakkak'ım aynı zamanda. Mısır'da bir şirketin etiketlerini basıyordum o sırada. Etiket için, mürekkep sipariş ettiğim Almanya'daki fabrikadan yalnız silah mürekkep tozu (isini) istedim. Bunu zamk-ı arabi ile ezdim, fevkalade bir mürekkep oldu. O zaman. Tuğrakeş İsmail Hakkı Altunbezer ölüm yatağında bulunuyordu. Buna, bir ümit ve teselli için yapmış olduğum mürekkepten bir miktar hediye olarak götürdüm. ALLAH rahmet etsin, ömrü vefa etmedi, mükerrebi Necmeddin Okyay Hoca merak etmiş, bakmış ki, benim yapmış olduğum mürekkep onunkinden daha iyi, ilk karşılaştığımızda:

"Hamidciğim mürekkebi nasıl yaptın" diye sordu.

Ben de "zekamla yaptım" dedim. Mensebete nebete (sebat) eden münafıkını görür.) Şeref'ül mekani bil mekin.

Şişli Camii'nin yazılarını ben yazdım. Ankara Kocatepe Camii'nin yazılarını yazdım. Sonra, Kastamonu'da ismini hatırlayamadığım bir camii'nin yazılarını yazdım. İstanbul'da Kadıköy'ünde Sögütlüçeşme Camii'nin yazılarını yazdım. Bahariye'de bir camiin yazılarını yazdım.

Paşabahçe Cam Fabrikasi'nda tabakların üzerine yazı yazmak için vazifelendirilmiştim. Bir askerî heyet geldi, içlerinden bir Albay bana yaklaştı ve dedi ki:

"Hocam, bu yeni harfleri eski harflerin uslubuna sokamaz mıyız? dedim ki:

"Benim ömrüm kafi gelmez, şu gördüğünüz yazılar benim yazım değildir. Bunun koca bir tarihi var, taa devr-i saadet'den bugüne kadar binlerce zeka bunun üzerine emek vermiştir, tekemmül ede ede bugüne gelmiştir. Bunun üzerinden bu şekil bir tarih geçerse o zaman olabilir." Cevap vermeyip gitti. Öyle değil mi, hakikat bu. Buna bir ömür kafi gelmez.

En çok beğendiğim, takdir ettiğim eserim de, Mucizeli Kur'an-ı Kerim'dir.

Bu yazıyı Araplar'dan aldığımız halde, onlara takaddüm etmişlerdir. Bugün Arap Dünyası ve bilhassa Irak benden yazı talep ediyor. Men olunan yerden, men olmayan yere icazet veriyorum.

Adana'da, Kerkük'te, Irak'ta, Bağdad'ta, Şam'da, Mekke'de, Medine'de, Fas, Tunus, Cezayir'de, Konya'da, Erzincan'da, Japonya'da, Fransa'da, Almanya, Amerika ve İngiltere'de, İstanbul'da velhasıl dünyanın her yerinde talebelerim vardır.

Hatırlayabildiğim ve en çok beğenip takdir ettiğim, Mustafa Halim, Hasan Çelebi, Bağdatlı Haşim, Hekimoğlu Ali Paşa Camii imamı Hüseyin Kutlu, Adana'dan Ahmed Fatih, Konya'dan Hüseyin Öksüz, Erzincan'dan Rafet Kavukçu ve Japonya'dan Maçiko Nagata adında bir hanım. İstanbul'dan da, halen talebem olan Yusuf Ergün takdir ettiğim talebelerimdendir.

Yazıya yeni başlayan hattatlarımıza sülüsü tavsiye ederim, çünkü sülüs yazıların babasıdır. Sülüsü yazan diğer bütün yazıları da yazar. Çünkü onda öyle bir mana var ki. hiç bir yazıya benzemez.

Sonra Nesih, talik divanî, rık'a, celi divanî, kufi tavsiye ederim.

Talik'de; Mehmed Esad Yesari, O'nun oğlu Yesarizade Mustafa İzzet Efendi, Hattat Sami Efendi, Necmeddin Okyay ve samimi arkadaşlarımdan Kemal Batanay, Hattat Hulusi Efendi, talebem hattat Mustafa Halim Özyazıcı.

Sülüs'de; Hat dehamız Mustafa Rakım Efendi, Sami Efendi, Bakkal Hacı Arif Bey, Mehmet Şevki Bey, Çarşambalı Arif Bey, Hacı Kamil Akdik, Tuğrakeş İsmail Hakkı Altunbezer, Mustafa Halim.

Nesih'de; bu yazının mucidi Şeyh Hamdullah Amasi (Amasyalı), Hacı Kamil Akdik, Kayışzade Hafız Osman Efendi, Hasan Rıza Efendi, Yedikuleli Abdullah Efendi ve Mustafa Rakım Efendi'nin ağabeyi İsmail Zühdî (katib-ı saray-ı sultani). Bunlar hat sanatında mektep olmuş üstadlardır.

Ben Sülüs'ü Hacı Nazif Efendi'den, celi sülüs'ü Hacı Kamil Akdik'ten, tuğrayı Tuğrakeş İ.Hakkı Altunbezer'den, talik'i biraz kendi gayretim ve biraz da Hattat Hulusi Efendi'den meşkettim.

Hepsi bir emek mahsulü olduğu için birini diğerine tercih edemem. Mesela İranlıların İmad-ül Haseni'nin talik yazısını biz yazamayız. Onlar da bizim celi talik yazımızı yazamazlar. Hiç unutmam, hattat mektebi açık olduğu bir devrede idi. Oraya gittiğim bir gün İ.Hakkı Altunbezer birisine anlatıyordu: Bu, İran başkonsolosu bir yazı vermiş, verirken bir yazı hakkında konuşma oluyor. İran konsolosu şöyle diyordu:

"-Men özümü bilirem ki, Türkler bu yazıyı İranlılardan öğrendiler. Fakat, Kapalıçarşının sahaflara bakan kapısı üzerinde bir yazı vardı: El kasibü Habibullah, Sami Efendi'ye aitdir. Bugün İranda yazamazlar."

Biz onların ince taliklerini yazamayız, onlar da bizim celi taliklerimizi yazamazlar.

Bana öyle bir resim çiz ki... Gözlerim açıkken değil, kapatınca göreyim!


There are no comments for this topic. Do you want to be the first?
 

Sitemap 1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11 12 13 14 15 16 17 18 19 20 21 22 23 24 25 26 27 28 29 30 31 32 33 34 35 36 37 38 39 40