• 19 Ağustos 2019, 04:21:30

Kullanıcı adınızı, şifrenizi ve aktif kalma süresini giriniz

Gönderen Konu: Ahirzaman masalları  (Okunma sayısı 479 defa)

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

ebu musab

  • Ziyaretçi
Ahirzaman masalları
« : 14 Ağustos 2011, 03:27:25 »
YÜCE TAHT HAZRETLERİ


Bir varmış, bir yokmuş; çok ama çok eskiden bir topluluk yaşarmış. Bu topluluğun hükümdarı, gençliğinde hem ALLAH’tan korkar ve adaletli davranır, hem de halkının ihtiyaçlarını karşılamaya çalışır ve zayıfları korurmuş. Fakat, gariptir, hükümdar yaşlandıkça ölüm korkusundan mıdır, yoksa saltanatını kaybetme endişesinden midir bilinmez, değişmeye başlamış. Kulakları zayıflamış; haklı tavsiyeleri ve tenkitleri, zayıfların feryatlarını duymaz olmuş. Gözleri zayıflamış; memurlarının halka yaptığı zulümleri görmemeye başlamış. Gençliğindeki dindarlığından da geriye pek birşey kalmamış.

Hükümdar böyle kocayınca, dizginleri; hırslı, menfaatperest, zalim vezirleri ve komutanları ele geçirmiş. Tahtta hükümdar oturuyormuş, ama fiiliyatta onların sözü geçiyormuş. Olan zavallı halka oluyormuş elbette. Adaletsizlikler, haksızlıklar, yüksek vergiler, adam kayırmalar, rüşvetler, zayıfların ezilmesi... O ülkenin günlük hadiselerinden sayılmaya başlamış.
Gelgelelim, vezirler ve komutanların hırsı doymak bilmiyormuş. Önlerindeki tek engel artık hükümdarın bizzat kendisiymiş. Birgün, hükümdardan gizli bir toplantı düzenlemişler. "Bu hükümdarı safdışı edip nasıl kendi saltanatımızı sürebiliriz?" sorusuna cevap aramışlar. Kimi "Yeni bir hükümdar getirelim" demiş, kimi "içimizden birisini hükümdar yapalım." Fakat bu türlü fikirler rağbet görmemiş. Düşünmeye devam etmişler. Sonunda bir vezir "Buldum!" diye bağırmış. Kurnazlığını ve hilebazlığını bilen herkes onu merakla dinlemeye başlamış.
"Taht!" demiş kurnaz vezir. "İnsanlara bundan sonra bir tahtın idaresinin başlayacağını söyleyeceğiz. Hükümdarı ya öldürür ya da kovarız. Orası sorun değil. Ama bütün mesele, milleti bu tahtın sihirli olduğuna, her derdin çaresinin onda bulunduğuna inandırmakta. Bunu başardık mı, tahtı kullanarak istediğimiz gibi hareket edebiliriz."
Diğerleri başta pek anlamamışlar. Ama vezirin yakın arkadaşları "Çok güzel bir fikir! Bu taht sayesinde sadece bizim sözümüz geçecek" diye alkışlayınca, diğerleri de çaresiz kabul etmişler fikri.
Bir gece içinde marangozlara alelacele bir taht yaptırılmış. Bildiğimiz tahtadan, oymalı, işlemeli sıradan bir tahtmış bu. Ertesi gün, yaşlı hükümdar tahtıyla birlikte ülkeden kovulmuş. Ve sihiri vezirden menkul taht, törenle yaşlı hükümdarın sarayına, tam da onun eski tahtının yerine konulmuş. Kimileri içinden "Çok birşey değişmedi, sadece hükümdar eksik! Ama bizim vezir efendinin bir bildiği vardır muhakkak" diyormuş.
Gerçekten de vezir el çabukluğu marifet, biraz da zekâvet, bir gece içinde peydahladığı tahtı sarayın önünde bizzat kendisi anlatmış ahaliye. Memleketin uzak köşelerine de tellallar gönderilmiş. Söylenen aşağı-yukarı aynıymış: "Ey ahali! Duyduk duymadık demeyin, itaatsizlik etmeyin! Hükümdar kovulmuş, ve ülkemizde yeni bir taht kurulmuştur. Sevinebilirsiniz, artık hükümdarın zulmünden kurtuldunuz."
Dinleyenlerin yüzünde beliren "Nasıl bir iş bu?" gibisinden şaşkınlık ve afallamayı gören tellallar bağırmaya devam etmiş: "Sakın ola, yeni tahtımız hazretlerini alelâde tahtlardan sanmayın. Haşa! O sihirli ve pek marifetli yüce bir tahttır. Duyabilir, görebilir ve öfkelendi mi, alimALLAH, karşısında kimse duramaz! Bu tahtın faziletleri saymakla bitmez, anlatmakla tükenmez. Sözün kısası, gözünüz aydın! Bütün dertleriniz bitiyor artık! Bundan böyle hepimiz yüce taht hazretlerine bağlıyız. Her kim tahta hürmette kusur eder, onun aleyhinde konuşur, hele hele isyan ederse, vay haline!"
Halkın çoğu, sultansız taht nasıl olur anlamamış önce. Bazı saflar vaadlere kanıp çok sevinmiş, bayram etmiş. Bir kısmı, "Biz eski sultanımızı isteriz! Yaşlıydı, sağırdı, ama en azından bir hükümdarımız vardı! Hükümdarsız taht mı olurmuş?" deyip kızmışlar. Ama sonuç değişmemiş. Kimi korkusundan, kimi ikiyüzlülüğünden, kimi menfaatine zarar gelmesin diye ses çıkaramamışlar.
O memlekette o günden sonra görünürde "yüce taht hazretleri" —hakikatte ise dizginleri eline geçiren kurnaz vezir ile arkadaşları— hüküm sürmeye başlamış.

Yeni bir idare kurulur da dalkavuğu eksik olur mu? Menfaatini saraydan bilen bir sürü dalkavuk, akın akın yeni tahtın önünde eğilmeye, ona saygılarını sunmaya başlamışlar. Bir taraftan da "Şimdiye kadar gördüğümüz en azametli, en güçlü taht!" diye yalanlar uyduruyorlarmış. "Bu taht gibisi dünyanın hiçbir yerinde bulunamaz." Böyle yalanlar o kadar çok söylenmeye başlamış ki, tahtı korumakla görevli zavallı muhafızlar ve saraydaki hizmetkârlar bile inanmaya başlamış bu safsatalara.
Saraydan uzak yaşayan köylülerin hayatını soracak olursanız, onlar için fazla birşey değişmemiş. "Yüce taht hazretleri"nin şanına salınan yeni vergileri saymazsanız tabiî! Zaten fakirlikten beli bükülen ve sefalet içinde yüzen halkın —"haşmetmeab taht hazretlerine sadakatlerinin bir nişanesi olarak"— biraz daha fedakârlık etmesi istenmiş. Karşılarında silahlı askerleri ve sesini çıkarıp da zindanı boylayanları görünce, zavallı köylüler fedakârlık etmesin de ne yapsın!

Saray ve çevresinde yarışmalar düzenlenmiş, "Yüce tahtımızı en iyi kim tarif edebilir?" diye. Eh, herhalde tahmin edebilirsiniz, dalkavuk ve yalancıların savurdukları kuyruklu yalanları. Tahtın güç ve kudreti önünde dünyanın bütün hükümdarlarının eğileceğini söyleyenleri mi ararsınız; onun en adaletli, en hayırlı ve dahi en uzun ömürlü taht olacağı kehanetinde bulunanları mı. Sonuçta, kimler daha fazla riyakârlık ve dalkavuklukla yalan atmışsa, yarışmayı onlar kazanmış. Ahaliden toplanan paraların bir kısmı bunlara dağıtılmış. "Sizin, tahtımız için hayırlı işler yapacağınıza inanıyoruz. Görelim sizi!" denmiş onlara. Böylece yeni "taht" zenginleri türemiş.
İşin kolayını gören tüccar ve esnaf, namusuyla ve alın teriyle kazanç elde etmenin artık mümkün olmadığına karar vermiş. Sıraya onlar da girip, "yüce taht"a ne kadar sadık olduklarını, onun uğruna ölümü bile göze alabileceklerini anlatıp durmuşlar. Oysa gerçek amaçları, "pasta"dan birer dilim kapmaktan başka birşey değilmiş.

Yıllar böyle geçmiş...
Bu müddet boyunca, tahtadan taht orada durmuş. Ne konuşmuş, ne söylenenleri duymuş, ne de görmüş. Tahtadan taht bu, nasıl görsün! Ama gözü açık olan ve kulağı keskin olan, taht adına konuşan vezir ve şürekasıymış. Zaten kimsenin tahtın bulunduğu odaya girmesi mümkün değilmiş. Taht güya karar verdiğinde, bunu vezir ilân edermiş. Kazara birisi gelip de "Yüce taht hazretlerine bir maruzatımı arzetmek isterdim" diyecek olsa, adam önce terslenip sonra da "Bu önemsiz meselenle tahtımızı rahatsız etme. Seni vezir hazretleriyle görüştürelim" denirmiş. Anlayacağınız, fiiliyatta, taht demek vezir demekmiş, vezir demek de taht. Vezir ve emrindeki komutanlar bu sayede hem keselerini doldurmuşlar, hem de keyiflerince hüküm sürmüşler. Kendilerine rakip olabilecek arkadaşlarını çoktan safdışı ettiklerinden, dilediklerine karar veriyorlar ve sonra da "Yüce tahtımız bunu böyle uygun görüyor" diyorlarmış. Ve kimse de sesini çıkaramıyormuş.
Vezir ve arkadaşları, çevirdikleri dolabın ortaya çıkmaması için, halkın arasına adamlarını gönderiyor ve tahtın "sihirlerini" efsaneler halinde yaydırıyorlarmış. Cahiller ve saflar da bire bin katıp birbirlerine anlatıp duruyorlarmış bu söylentileri.
Meselâ, birisi "Taht yanına gelenlerin kalbini ve aklını okuyormuş. Karşısındaki adam kendisine düşmansa hemen mahzendeki ateş kuyusuna atılmasını emrediyormuş. Adam sadıksa ona köşkler, konaklar bağışlıyormuş" mu dedi. Diğeri atılıyormuş: "Asıl, tahtımız öyle sihirliymiş ki, ona bakan gözünü alamıyor ve bir daha da emrinden çıkamıyormuş. O ne emrederse onu yapıyormuş." Yanlarındaki arkadaşları ekliyormuş: "Peki, yüce tahtımızın sesinin ne kadar güçlü olduğunu biliyor musunuz? O bir bağırdı mı, dünyanın öbür tarafından duyulabiliyormuş. Sonra, taht hazretlerinin öyle keskin kulakları varmış ki, memleketin diğer ucundaki insanların fısıltılarını bile işitebiliyormuş." Bunu duyanlar, "Aman kardeşim, şimdi bizi dinliyor olmasın!!" diyormuş korkuyla. "Biz en iyisi mi fazla konuşmayalım, MaazALLAH ağzımızdan eğri bir lâf çıkar!"
Herkes bu kadar saf ve korkak değilmiş elbette ki. Vezir ve arkadaşlarının keyfî icraatlarına itiraz edenler çıkıyormuş. Ama vezir binbir türlü dolaplarla onları suçlu ve taht düşmanı ilan ettiriyor ve yargıçları da kendisine bağladığı için ya astırıyor ya da zindanlarda çürütüyormuş.0 halka karşı korumaktan başka iş yapmaz hale gelmiş. Vezirin etkisindeki komutanlar "Bizi ezip geçmeden kimse tahtımıza kirli elini süremez!" diye nutuklar atıyormuş...

Bu gidişattan halkın memnun olduğunu söylemek mümkün değilmiş. Ama korkularından ve "Böyle gelmiş, böyle gider" fikrinden olsa gerek, seslerini çıkaramıyorlarmış.
Seslerini çıkaranlar ise grup grupmuş. Bir kısmı, tahtın gerçekten sihirli olduğuna inanıyor ve onun sahte güçlerine hakim olmak istiyormuş. Ve onlara göre tahta onlar hakim olursa bütün zulüm ve haksızlıklar bitecekmiş. "Taht bizim hakkımız. Başkaları haksız yere sahip çıkıyor" diyorlarmış. "Ne yapıp edip tahtı ele geçirmemiz ve onun sihirli güçlerine hakim olmamız gerek. Halkımız başka türlü rahat yüzü göremez." Bu amaçla yerin altından tahta giden tüneller kazmışlar, vezir ve arkadaşlarına hoş görünmeye çalışmışlar, içlerine casuslar sokmuşlar. Ve daha neler denememişler ki! Ama her defasında yakalanıp ağır cezalara çarptırılmışlar.
Başka bir grup varmış, ve onlar da tahtın sihirli güçlerine inanıyormuş, ama onların bulduğu çözüm farklıymış: "Bütün kötülüklerin kaynağında bu taht ve kötü güçleri yatıyor. Ondan bize zarardan başka birşey gelmiyor. Hiç taht olmasa hayatımız çok daha güzel olur. Ne yapıp-edip, onu kırıp yakmamız gerekir" diyorlarmış. Bu fikirde olanlar da gizli gizli silahlanıp defalarca saraya saldırıp tahtı yakmaya teşebbüs etmişler, ama onlar da her defasında yakalanıp cezalandırılmış.

Bir başka grubu ise basiretli insanlar teşkil ediyormuş. Onlar "Biliyoruz ki, bazıları o tahtadan tahta tapmamızı, kendilerine tâbi olmamız için istiyorlar" diyorlarmış. "Ama yine biliyoruz ki, o, tahtadan yapılmış; ve ne konuşacak ağzı, ne görecek gözü, ne de duyacak kulağı olmayan sıradan bir taht. Günü geldiğinde o da çürüyüp gidecek."
Bu insanlar "Biz âlemlerin Rabbini bırakıp da o tahtadan yapılmış ve çürümeye mahkûm tahta tapmayız. Bizim tahta sahip olmak, üstüne oturmak gibi niyetimiz de yok. Tahtları başlarını yesin!" diye ısrarla ilân ediyormuş. "Çünkü halkın sırtından haksız kazanç yemeyi vicdanımız kabul etmez. Bizim tek istediğimiz, rahat bırakılmak ve zulmedilmemek. Vezir ve arkadaşları tahtın arkasına saklanıp, onu kalkan yapıp, bize eziyet etmesinler." Arkasından da uyarıyorlarmış: "Bu zulüm ve haksızlıklar, korkarız ki, ALLAH’ın hoşuna gitmez de üstümüze seller, depremler veya kuraklıklar gönderir. Bu arada masumlar da helâk olur."
Ama bu uyarıları dinleyen nerede? Gerçekten de kaç kere kuraklıklar, seller, türlü türlü âfetler gelmiş ülkenin başına. Ama yaptıkları zulümlerle kalbleri taşlaşan vezir ve yardımcıları, bütün bu musibetler hengâmında bile "tahtımızı bütün gücümüzle koruyacak ve kimsenin ona zarar vermesine izin vermeyeceğiz" nutukları atmışlar.
İlginçtir, en çok, ilk iki gruptan değil de, son gruptan korkuyorlarmış. "İşte bunlar" diyorlarmış, "işte bu taht düşmanları bizim tahtımızı yıkmak istiyor. Bakmayın böyle süslü süslü konuştuklarına. Hepsinin tek arzusu tahtımızı ele geçirmek. Üstelik onlar tahtımıza hakaret ediyorlar. Bunu karşılıksız bırakmayız..."

Ve yeni kanunlar çıkarmaya koyulmuşlar. Tellâllar yine dağılmış memleketin dört bir yanına. "Ey ahali! Bundan böyle her kim yüce tahtımızın aleyhine konuşacak, onun manevî şahsiyetine hakaret edecek olursa zindanlarda çürüyecektir. Ahalimiz bunu böylece bile" demişler.
Vezir ve yoldaşları, bununla da kalmayıp, belli günlerde bütün halkı sarayın balkonuna çıkardıkları tahtın önünde eğilmeye ve ona bağlılığını sunmaya zorlamışlar. Tahtın önünde eğilmeyenleri zindanlara atmışlar.

Yıllar bu şekilde geçmiş...
Vezir ve arkadaşları ölmüş, onların yerine yenileri geçmiş, ama "yüce taht hazretleri"nin sahte hakimiyeti devam etmiş. Onun önünde eğilmeyenler yine zindana atılmış. Kimileri sihrine ve güçlerine inanıp yine onu ele geçirmeye çalışmış. Aynı şekilde, inanan insanlar da "tahtın sihrine ve yüceliğine" inanmadıkları için bu defa yeni vezirin ve askerlerinin zulmü altında inlemişler. Ama inançlarından vazgeçmemişler...
Ama sonunda onlar haklı çıkmış.
Günlerden bir gün, tahtın sıkı koruma altında bulunduğu odaya giren vezire yakın komutanlardan birisi, gördüğü manzara karşısında çığlık atmaktan alamamış kendisini. "Bittik, mahvolduk!" diye haykırıyormuş. Onun gürültüsüne koşup da aynı manzarayı gören vezir ve diğer yardımcıları da dövünmeye başlamış.

Yıllardır sayesinde hüküm sürdükleri tahtın yerinde şimdi birkaç kırık tahta parçası duruyormuş. Hemen araştırmalar, soruşturmalar yapılmış. Ve sonunda "suçlu" bulunmuş: tahtı içten içe ne zamandır kemiren tahta kuruları, en son gece onun neredeyse tamamını yiyip bitirmişler.
Vezir ve askerleri ne kadar gizlemeye çalışsalar da, bütün ahali bu gerçeği duymuş. Sihirli ve yüce zannettikleri tahtın küçücük tahta kuruları karşısında aciz ve savunmasız kaldığını anlamışlar ve hatalarından dönmüşler.
Ve o ülkede kimse bir daha "yüce taht hazretleri" adına zulmedemez olmuş...

Murat Çiftkaya

Çevrimdışı insan

  • UzMaN ÜYE
  • ***
  • İleti: 1624
  • Teşekkür 63
Ahirzaman masalları
« Yanıtla #1 : 14 Ağustos 2011, 12:46:32 »
Ben buna benzer masallar biliyorum..inanmazsınız birebir yaşıyo(ruz)rum..

Erkam

  • Ziyaretçi
Ahirzaman masalları
« Yanıtla #2 : 14 Ağustos 2011, 13:47:59 »
"La" demesini bilmeden "İlla" nasıl denecek ki?



 

Sitemap 1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11 12 13 14 15 16 17 18 19 20 21 22 23 24 25 26 27 28 29 30 31 32 33 34 35 36 37 38 39 40